Hiç Kimse Aleviler Adına Söz Söyleyemez

Haziran’da yapılacak seçimler yaklaşırken, seçimini sonucunu belirleyecek oylardan birisi olan Alevilerin oylarına göz dikme çalışmaları hızla başladı. Yıllardır belli olan bir şey var ki Aleviler ortak kararları olmadan CHP’ye oy veriyorlar. Bunun dışında çok az bir miktar sosyalist komünist partilere, elle sayılabilecek kadar da MHP ve diğer partilere oy veriyorlar.
Bu seçimde ise Ali’siz Aleviliği savunan ve AB kaynaklı bir örgüt olan Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) HDP’yi destekleme kararı almış. Bu örgütün başı olan Turgut Öker, ben kendimi bildim bileli seçimlerde bir iki ay Türkiye’ye gelir bir yerlerden bağımsız aday olur, sonra ardına baka baka Avrupa’ya geri döner. Bu sefer kendisi aday olmamış, bunun yerine Kürt ırkçısı terör örgütünün yasal kanadı olduğunu açıkça ifade eden partiyi destekliyor.
Aleviliğin siyasete bulaştırılmasından rahatsız olduğunu, bunun bir inanç olduğunu ve siyasi alanda malzeme olarak kullanılmasının doğru olmadığını söyleyenlerin, şimdi kalkıp da Aleviler adına bir partiyi destekleme kararı alması hangi ahlaka sığar?
Kaldı ki bu parti; ülkenin birliğini bütünlüğünü savunan bir parti bile değil, Kürt ırkçısı bir parti. Temel hedeflerinden öncelikli olanı özerk bir yönetim, daha sonra da bağımsız bir Kürdistan kurmaktır.
Kürtlerin Alevilere karşı olan kini ve nefretini, tarihte katlettikleri Alevi sayısını, sayfa uzamasın diye buraya hiç eklemiyorum, sitede bu konuda bolca bilgi mevcuttur.
Çoğunluğu Türk olan bir inancın mensuplarını, Kürt milliyetçisi bir partinin kuyruğuna takmak ve bölücülüğü, terörü, kargaşayı, kaosu savunmaya çağırmak için bir insanın en başta Alevi düşmanı olması gerekir. Turgut Öker Alevi düşmanı mı?
Avrupa merkezli olan örgütü, Aleviler adına söz söyleme ve karar alma hakkını kimden alıyor?
Kürt milliyetçisi bir partiyi destekleme kararı alırken Ege’deki Tahtacılara, Akdeniz’deki Yörüklere, İç Anadolu’daki Beydili-Sıraçlara sormuşlar mı?
Kimse onları zorlamamasına rağmen kendi evlerine, ibadethanelerine Atatürk resmi, Türk bayrağı asan, siyasetle çıkar ilişkileriyle hiç işi olmayan köylülerimize sormuşlar mı*
Hayır sormamışlardır.
O halde hiç kimse bizim adımıza karar verme hakkına sahip değildir. 7 kişiyi bir araya toplayıp dernek kurmakla Aleviler adına söz söyleme hakkına sahip olunmuyor. Aleviler bazı partilerin seçmenleri gibi sürü mantığıyla hareket etmez, aklını vicdanını kullanarak karar verirler.
AABF adlı, Alevilikle ilgisi olmayan, bütün stratejisini Türk Devleti’ne düşmanlık üzerine kurmuş olan bir örgüt hiçbir şekilde bizi temsil de edemez, bizim yerimize birileriyle pazarlık da yapamaz.
Biz Atatürk’ün olduğu yerde, milli birliğin bütünlüğün olduğu yerde olduk her zaman ve öyle kalacağız.

Reklamlar

Hiç Kimse Aleviler Adına Söz Söyleyemez” üzerine 2 yorum

  1. ALEVİ HALKINI KÜRTLERİN YANINDA GÖSTERMEK BÜYÜK BİR ALDATMACA-DIR?

    ALEVİLER ”ÜZERİNDE OYNANAN BU OYUN YENİ BİR OYUN MU?…
    Hayırdır Alevilerin 21;yy koşullarında olduğunu unutanlar var galiba !… Bugün kim veya kimler kendi kirli çıkarı için veya 15 yıllık Ülkeyi kirli emellerine mahkûm bırakan sözde siyasiler için mi Aleviler HDP’ aracılığı ile pazarlık konusu!..
    .
    Oysa Alevi yurttaşların hangi koşullardan günümüz koşullarına nasıl bir mücadele vererek geldiği unutulmuş’ a benziyor bizde bu aydın ve çağdaş Alevi halkının 1000 yıllık mücadele koşullarını kısaca anlatalım Aleviler üzerinde oyun içinde oyun oynamak isteyen sözde siyasilere…
    Alevi yurttaşlar dünde bugünde Ülkemizin aydın ve çağdaş yurttaşları asla bu kirli oyunlara gelmeyecek kadar da akli ve siyasi deneyimleri olan 1000 yıllık ölüm kalım mücadelesi vererek günümüze değin gelen her biri birer sarsılmaz bilinçli ve düzeyli aydın yurttaşlar…

    Günümüz koşullarında gerek Kürtler gerekse diğer siyasiler olmak üzere Alevilerin inançsal ve siyasal anlamda sürekli yok sayarak kendi çıkarları için art niyetli kimliksiz sözde siyasiler olmuştur ve şuanda olmaya da devam edeceklerdir bugün herkim olurlarsa olsunlar şunu unutmasınlar aleviler üzerinden oynanan bu kirli ve aşağılık oyunları kurgulamaya çalışanlar aslında Alevileri tanıyamamışlar…

    Bu asil ve asaletli Alevi Türk yurttaşlar hiç kimse kusura bakmasında ne Osmanlı döneminde nede 1950’li yılların ırkçı ve Sünni Emevi İslam’ anlayışını dayatıldığı o karanlık koşullarda… Bugün cağımızın 100 yıl gerisinde olan o koşulları tekrar Sol ve Sosyalist söylemlere dayandırılarak Alevi aydınlarını ve alevi Türk halkını aldatmaya yönelik Mevcut iktidarın da çabalarıyla oyun kurgulanıyorsa ki bu doğrudur bu hayaldir…

    Çünkü Aleviler ne Adnan Menderesin Demokrat Partisi döneminde veya bugün biz Demokrat Partinin devamıyız diyen AKP’ dönemini de nede bölücü Kürtlerin yanındadır asaletleriyle ve kararlılıklarıyla Önder Mustafa Kemal ATATÜRKÜN ve Türk Halkıyla birlikte emperyalizme karşı verilen onurlu mücadele sonucunda kazanılan T.C. Devletinin kuruluş felsefesi yanındadır bunu hiç kimse aklından çıkarmasın…
    Aleviler çağımızın gereği olan aydınlanma yolunda birer aydın yurttaşlar olarak yaşamları için çağımız neyi gerekli kılmışsa ondan asla vazgeçmezler bilirler ki çağın gerekliliği olan ideoloji Kemalist bir devrimdir bu da Alevi yurttaşların 1000 yıllık yaşam mücadelesinin bir ürünüdür ve bu devrimleri de benimseyen bireyler olarak yaşam tarzlarıyla da kanıtlamış modern birer Türk milletidirler…

    Sadece kendi yaşamları için değil bugün ülkemiz nüfusunu oluşturan istisnasız tüm Türk halkı için Aleviler aslında bir sigortadır bu anlamda da bugün kendi kirli çıkarları için Türk halkını karanlığa sürüklenmek isteyen bu art niyetli siyasilere asla ve asla izin vermeyecek kadarda aydın ve çağdaş halklardır çünkü çağımızın en etkin ve en güvenilir ideolojisi olan Kemalist ATATÜRK’CÜ Devrimlerin birer yılmaz savunucusu da Alevilerdir…

    Alevi Halkı Ne Selahattin’in HDP’si ne ne Gerici Yobaz AKP’si ne ne günümüzün Kürtçülerinin yanındadır MHP’ nin ise hiç değildir Belki CHP’ye Laikliğin Cumhuriyetin kurucusu olduğu için sempati duyan Alevi halk ilkesel olarak sempati duyuyor dur ancak Alevi halkı bugün 15-20 kişinin bir araya gelerek kurdukları dernek ve vakıf hiç değildir…. Kısaca Aleviler aşağıda tanımlamaya çalışacağım cağımızı gerekliliği olan yaşamı hedef almış birer aydın ve hür iradeleriyle hareket eden ATATÜRK’CÜ yurttaşlardır…

    Alevileri anlamak öncelikli olarak Kemalizm’i anlamak ve Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN Bağımsızlık mücadelesini iyi anlamaktan geçer çünkü Alevi halkı bilir ki Kemalizm, Milli Hâkimiyet prensibine dayalı bir Demokratik Ekonomik Kalkınma ve Modernleşme İdeolojisidir. “Kemalist İdeolojinin en önemli niteliği, ise “Akılcı ve Bilimci” olmasıdır. Bunun anlamı ise “Milli”, “Milletlerarası” sorunlara duygusal ve dogmatik açıdan ve peşin hükümler ve kalıplara değil, akılcı, bilimci ve yararcı bir yaklaşımla eğilmektir”… Bu yaklaşım da Alevilerin yaklaşımıdır…

    Gelelim çağımızdaki siyasal ideolojileri “totaliter”ve”demokratik”olarak ikiye ayırmak adet olmuştur. “Marksizm – Leninizm” sol’ un, “Nasyonal Sosyalizm Faşizm” ise sağ’ in hoşgörüsüz ve totaliter ideolojileridir. Bilindiği gibi, faşizm,”millet”, “devlet” , “lider” ve “ırk”; “Marksizm – Leninizm” ise, “sınıf ” ve ” sınıf kavgası ” gibi değişmez ve dolayısıyla “dogmatik” kavramlara dayanmasına karşın; “Pragmatizm”,”mutlak gerçek” yerine, “deney” e; yani akıl ve bilimin gözlem ve bulgularına dayanan ve dolayısıyla zaman içinde değişen gerçekleri kabul eder.
    Mustafa Kemal 1920 ve 1930’ların Komünist ve Faşist doktrin uygulamalarını görmüş, fakat bunları reddetmiş bir liderdir. Atatürk katı bir parti programı içinde doktrin oluşturmak yerine, bu işi akıl ve bilimin önderliği altında Türk Toplumu’nun ihtiyaçlarına göre oluşturma yolunu seçmiştir.

    Kurtuluş Savaşından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandığı “Atatürk İlkeleri”nin Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik gibi çeşitli ideolojik ilkelerden oluştuğu ve “Altı Ok” olarak sembolleşen bu ilkelerin özellikle tek parti döneminde “Kemalizm” olarak adlandırıldığı bilinmektedir.

    Fakat ideoloji olarak Kemalizm bunlardan ibaret değildir.
    Hiç şüphe yok ki, Türk Toplumu’nun ihtiyaçlarından doğan bu ilkelerin yalnız sözlük anlamı ile tanımlanması mümkün değildir. Bunlar Atatürk tarafından hem sözle hem de uygulama ile belirlenmiştir. Ayrıca bunları birbirinden çözüp ayırmaya tek tek değerlendirmeye girişmek büyük yanlışlık olur. Bunlar, bir bütünü oluşturan unsurlardır. İşte bu uyum, bütünlük ve tutarlık “Kemalizm” dediğimiz dünya görüşünü ortaya çıkarır.

    ……”Kemalizm düşmanları” olan ve ” Marksizm ve Leninizm” den ” Nasyonal Sosyalizm” e, Kapitalist Liberalizm’ e, Teokrasi’ ye kadar değişen “çağ dışı” dogmatik ve totaliter ideolojileri savunan kimseler, “Kemalist Atatürkçü” ideolojiyi inkâr veya tahrif etmek suretiyle Türk Toplumu’nda bir ideolojik boşluk yaratmak istemektedirler. Mustafa Kemal’ i kendinden önce gelmiş reformculardan ayıran nokta; Tanzimat Hareketi gibi sadece kanun ve yönetim alanında kalmayıp, bütün hayatı içine alan bir değişiklik istemesiydi.

    Memleketin siyasi yapısını değiştirmek, halkı uyandırıp, onu Fransız İhtilalı ile doğan ve Batı Avrupa’nın birçok ülkesinde gelişen Milli Hâkimiyet kavramına çekmek istiyordu.

    …..Kurtuluş Savaşımızın askeri yönü sona erip, vatan toprakları dış düşmanlardan temizlenince, başta bilgisizlik, yoksulluk ve geri kalmışlık olmak üzere, bütün iç düşmanların tüm güçleri ile ayakta kaldığı ve ülkemizin çağdaş milletler düzeyine çıkabilmek için çok şeyler yapmak gerektiği görüldü. Öyleyse, belirgin ilkeler üzerinde yeni bir devlet yapısının kurulmasına ihtiyaç ortadaydı. Bu da, millet olma bilincinin uyanık tutulmasına bağlıydı.

    Böylece, Türk Toplumu’nun adı “Türk Milleti” Türk Devletinin adı “Türkiye Cumhuriyeti” olarak belirtilmiştir. Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik Halkçılık, Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik olarak ifadesini bulan “Atatürk ilkeler”, bir bütünü oluşturan ve ortak özellikleri bulunan ilkelerdir. Atatürk ilkeleri ve Cumhuriyet Devrimleri “ Türk Toplumu’nun ihtiyaçlarından doğduğundan, bunlarda baskı, taklitçilik veya özenti yoktur”.

    Bu ilkeler yalnız sözlük anlamıyla tanımlanamaz. Zira bunlar Atatürk tarafından hem sözle, hem de uygulama ile belirlenmiştir. Gelelim şu Kürt sorunu diyerek yıllardır dayatılan olaylara!.., Oysa bugün Ülkemde Kürt sorunu yok olsa olsa Kürt istilası vardır!… Nedenleri ise temel başlıklar olarak kısa kısa açıklamaları aşağıdadır…

    Türkiye’de açıktan Kürtçülük yapamayanların önemli bir tezi Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdiğidir. ( Oysa bu yaklaşım tamamen yalandır) Böylelikle denilmek istenir ki, ülkenin kurtuluşu ve kuruluşuna katılan Kürtlerin hakkı sonradan tanınmamıştır.
    Gizli Kürtçülerin diğer propagandaları gibi bu da tümüyle yalandır. Aşağıda ki haritadalar da görüleceği üzere Kurtuluş Savaşımızda şehit düşen askerlerin hangi askerlik şubesine kayıtlı olduklarını gösteriyor.
    Hiçbir işgal olmamasına karşın, yani savaşa katılmalarının önünde hiç bir engel olmamasına karşın en az katılım Güneydoğu’dan olmuştur. Oysa işgal altındaki Marmara ve Ege bölgesinden bile insanlar savaşa katılmıştır. Kaldı ki Kurtuluş Savaşı’na katılmayan Kürtler çıkardıkları isyanlarda bu devleti yıkmak için savaşmaktan ve ölmekten çekinmemişlerdir. Kürt isyanlarında ölenlerin sayısı Kurtuluş Savaşı’nda ölenlerin on mislidir! Nüfus artış oranı: Türkiye ortalaması %24. Ortalamanın üstündeki iller Kürt göçüne maruz kalan bölgeler: İstanbul %57, Ankara %33, İzmir %35, Bursa %48, Muğla %39, Antalya %77, Mersin %44, Adana %26, Antep %39, Diyarbakır %34, Şırnak %51, Mardin %37, Urfa %65, Malatya %29, Batman %47, Adıyaman %31, Hakkâri %55, Van %55, Ağrı %29
    Kurtuluş Savaşımıza katılmayan Kürtler, özellikle 1990 yılından itibaren yoğunlaşan bir şekilde Türk devletine savaş açmıştır. Kürtçülerin en önemli tezlerinden biri de Güneydoğu’da ekonomik ve sosyal zorlukların olduğu ve devletin bu bölgeleri boşladığıdır. Oysa nüfus artış oranları Kürtçüleri yalanlamaktadır. 1990’dan itibaren Türkiye’de 15 yıllık nüfus artış oranı ortalama %24’tür. Oysa bu rakam Güneydoğu’da %40’tır. Karadeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu azalırken Kürt nüfusu artmaktadır.
    Kürt nüfus artışı doğal bir artış değildir, bir istila hareketinin parçasıdır. Diyarbakır merkezli Kürtçü hareket bu noktadan çevresine doğru bir Kürtleştirme hareketine girişmiştir. Irak ve İran sınırına doğru başarı ile tamamlanan hareket (yeşil bölge) artık kuzeye doğru yönelmiştir. Haritada turuncu renkte görülen bölge son beş yıldır PKK’nın sızmaya ve yerleşmeye çalıştığı bölgedir.
    PKK stratejisinin en önemli ayağı ise, büyük şehirlere ve kıyı şeridinde hakim olmaktır. Bu nedenle Güneydoğu’dan bu bölgelere planlı bir nüfus kaydırma politikası izlenmektedir. Antap’ten İzmir’e kadar güney sahillerinin etnik yapısı değiştirilmiştir. Hedef alınan bölgenin özelliği denize açılma kapısı olması ve ekonomik rant kaynağı olmasıdır. Yandaki haritada görüldüğü gibi, Kürtler Türk nüfusun dört misli üremekte ve bu nüfus fazlalığının bir bölümünü Güneydoğu’da tutmakta, önemli bir bölümünü ise Türk bölgeleri istila etmek için göçertmektedir.

    Gelelim şimdi gizli Kürtçülerin Kürt sorunu adı altında yürüttükleri diğer propagandalarına…Bugün Ülkemizde mevcut olana Terörle mücadeleyi yasalar değil bu yasaları kısıtlayan ABD Terörle mücadele yasalarını işlevsiz bıraktığı için Ordu ve Hükümet Kürt meselesi üzerine açıklamalar ardı ardına gelmeye devam ediyor. Genel Kurmay İkinci Başkanı’nın “sınır ötesi” açıklamasından sonra bu defa da Genel Kurmay Başkanı’ndan “Yetkilerimiz kısıtlı. Bu kısıtlı
    yetkilere karşın terörle mücadele ediyoruz” açıklaması geldi. Ordu kanadının terörle mücadeleye vurgu yapan açıklamalarına karşın Hükümet sorunu bir “terör” ve “terörle mücadele” sorunu olarak değil, “demokratikleşme” sorunu olarak gördüğünü, hatta “milli bir mesele” olarak gördüğünü bizzat Başbakan’ın ağzından açıkladı.
    Öncelikle Ordu kanadının görüşleri üzerinde biraz durmakta fayda var. Genel Kurmay, mevcut yasaların kendilerinin terörle mücadelesini kısıtladığından bahsediyor. Hükümet ise askerin terörle mücadele etmesi için herhangi bir kısıtlama olmadığı cevabını veriyor. Terörle mücadele hukuki bir mesele değildir. Çünkü ortada terör varsa, hukuk dışı bir olguyla karşı karşıyayız demektir. Böyle bir durumda, yapılacak iki şey vardır, birincisi hukuk dışına çıkan terör güçlerini yakalamak ve hukuka teslim etmek. İkinci yol ise hukuk dışına çıkan terör güçlerini, silah yolu ile engellemek, yani askeri yol.
    Ordu, terörle mücadelede silahı kullanır. Onun görevi, devlete silah çeken teröristi etkisiz hale getirmek, silah bırakmaya zorlamak, yakalamak, en son seçenek olarak da yok etmektir.
    Ordu’nun şikayeti eğer mevcut yasalarla teröristlere, onların destekçi ve yandaşlarına caydırıcı bir veza verilemediği ise bunda elbette haklıdır. Bir terör örgütünün, örgüt üyelerinin ve yandaşlarının serbestçe hareket etme hakkına sahip oldukları bir ülke durumundadır Türkiye. Ama bunun böyle olması, Ordu’nun terörle mücadele etmesinin kısıtlanması değildir. Siz teröristi yakalarsanız ve onu hukuk bırakırsa yapmanız gereken teröristleri yakalamaya devam etmektir. Zaten serbest bırakılıyorlar diye bir bahane olamaz.

    Burada Ordu’nun, terörle mücadelede en büyük kısıtlayıcı gücü açıklamadığını belirtmeliyiz. Bugün Türk Ordusu terörle yeterli şekilde mücadele edememektedir çünkü Ordu’nun terörle mücadelesi ABD tarafından kısıtlanmaktadır. Türk Ordusu, arkasında ABD’nin bulunduğunu bildiği teröristlerle mücadele edememektedir. Çünkü böyle bir mücadelenin sonunda ABD ile savaşma riski bulunmaktadır.
    Kurtuluş Savaşı’nda Türkler ve Kürtler.. Ancak gerçek bu olduğu halde Ordu, terörün arkasındaki esas güç olan ABD’nin askeri gücünü ortaya koyacağına, tam tersi kaçamak bir yol tutmakta ve AB Uyum Yasaları’nı hedef almaktadır. Ordu burada açıkça hedef saptırmaktadır. Bunun siyasi izdüşümü ise, AB karşıtı ABD’ciliktir.
    Türkiye’de açıktan Kürtçülük yapamayanların önemli bir tezi Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdiğidir. Böylelikle denilmek istenir ki, ülkenin kurtuluşu ve kuruluşuna katılan Kürtlerin hakkı sonradan tanınmamıştır.
    Gizli Kürtçülerin diğer propagandaları gibi bu da tümüyle yalandır. Yandaki haritada Kurtuluş Savaşımızda şehit düşen askerlerin hangi askerlik şubesine kayıtlı olduklarını gösteriyor. Hiçbir işgal olmamasına karşın, yani savaşa katılmalarının önünde hiç bir engel olmamasına karşın en az katılım Güneydoğu’dan olmuştur. Oysa işgal altındaki Marmara ve Ege bölgesinden bile insanlar savaşa katılmıştır. Kaldı ki Kurtuluş Savaşı’na katılmayan Kürtler çıkardıkları isyanlarda bu devleti yıkmak için savaşmaktan ve ölmekten çekinmemişlerdir. Kürt isyanlarında ölenlerin sayısı Kurtuluş Savaşı’nda ölenlerin on mislidir!…

    Dün ve Bugün Türkiye’deki Kürt istilası!..
    Nüfus artış oranı: Türkiye ortalaması %24. Ortalamanın üstündeki iller Kürt göçüne maruz kalan bölgeler: İstanbul %57, Ankara %33, İzmir %35, Bursa %48, Muğla %39, Antalya %77, Mersin %44, Adana %26, Antep %39, Diyarbakır %34, Şırnak %51, Mardin %37, Urfa %65, Malatya %29, Batman %47, Adıyaman %31, Hakkari %55, Van %55, Ağrı %29. Kurtuluş Savaşımıza katılmayan Kürtler, özellikle 1990 yılından itibaren yoğunlaşan bir şekilde Türk devletine savaş açmıştır.
    Kürtçülerin en önemli tezlerinden biri de Güneydoğu’da ekonomik ve sosyal zorlukların olduğu ve devletin bu bölgeleri boşladığıdır. Oysa nüfus artış oranları Kürtçüleri yalanlamaktadır. 1990’dan itibaren Türkiye’de 15 yıllık nüfus artış oranı ortalama %24’tür. Oysa bu rakam Güneydoğu’da %40’tır. Karadeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu azalırken Kürt nüfusu artmaktadır. Kürt nüfus artışı doğal bir artış değildir, bir istila hareketinin parçasıdır.
    Diyarbakır merkezli Kürtçü hareket bu noktadan çevresine doğru bir Kürtleştirme hareketine girişmiştir. Irak ve İran sınırına doğru başarı ile tamamlanan hareket (yeşil bölge) artık kuzeye doğru yönelmiştir. Haritada turuncu renkte görülen bölge son beş yıldır PKK’nın sızmaya ve yerleşmeye çalıştığı bölgedir.
    PKK stratejisinin en önemli ayağı ise, büyük şehirlere ve kıyı şeridinde hakim olmaktır. Bu nedenle Güneydoğu’dan bu bölgelere planlı bir nüfus kaydırma politikası izlenmektedir. Antap’ten İzmir’e kadar güney sahillerinin etnik yapısı değiştirilmiştir. Hedef alınan bölgenin özelliği denize açılma kapısı olması ve ekonomik rant kaynağı olmasıdır.
    Yandaki haritada görüldüğü gibi, Kürtler Türk nüfusun dört misli üremekte ve bu nüfus fazlalığının bir bölümünü Güneydoğu’da tutmakta, önemli bir bölümünü ise Türk bölgeleri istila etmek için göçertmektedir.
    ABD uluslararası Kürt meselesinde dümeni ele aldı PKK’nın son dönem artan silahlı eylemliliğinin arkasındaki gücü Ordu doğru bir şekilde tespit edebilmiş midir? Ya da bunu açıklayacak cesarete sahip midir acaba? PKK eylemliliğini, Türkiye’nin AB sürecini baltalamakla açıklayan teoriler, özellikle iktidar içindeki Kürtçüler tarafından ve bir kısım medya tarafından yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.
    PKK’nın silahlı eylemleri, AB Uyum Yasaları’nı hedef konumuna getirecektir. Çünkü gerçek en de mevcut yasal düzenlemeler terörü cezasız bırakmakta, hatta devlete karşı terörü korumaktadır. Bu nedenle PKK eylemleri, nesnel bir şekilde, toplum içinde AB’ye ve AB Yasaları’na tepkiyi yükseltecektir. Bu işin doğasıdır. Bu eylemlere girişen PKK da elbette bunun bilincindedir. Ancak PKK’nın eylemleri, Türkiye’nin AB sürecinde tam olarak nereye düşmektedir?
    PKK’nın son silahlı kampanyası dikkat edilirse ABD’nin tüm Orta Doğu’da PKK’ya yüklediği yeni misyonla doğrudan alakalıdır. PKK’yı uluslararası operasyon el güç olarak değerlendiren ABD, bu gücü Türkiye, İran ve Suriye’nin üzerine salmıştır. Artan PKK terörünün nedeni, ABD’nin uluslararası Kürt meselesinde dümeni ele almış olmasıdır.
    Kuzey Irak merkezinde denetimi ele alan ABD, bölge ülkelerine ve elbette Kürt meselesinde söz sahibi olmak isteyen rakibi AB’ye karşı önemli bir avantaj elde etmiştir. Bu avantajı değerlendirerek, uluslararası Kürt hareketinin ikinci ayağı olan PKK’yı da tümüyle ele geçirmiştir. PKK’nın ABD tarafından tümden ele geçirilmesi, uluslararası Kürtçülüğün hamiliğinin Avrupa’nan ABD’ye geçmesi demektir. Bu bakımdan ABD, çok önemli bir uluslararası mevzi kazanmış bulunmaktadır. PKK saldırıları neyi hedefliyor? Böyle bir mevzide başlayan PKK saldırıları, doğrudan ABD’nin lehine bir süreci tetiklemektedir.
    Şöyle ki: 1- PKK saldırganlığı “Türkiye’de AB’ci çevreleri tecrit etmektedir. Böylece ABD, AB’ye karşı güçlenmektedir. Türkiye’nin AB üyelik görüşmelerinde sıkışacağını gören ABD, PKK’yı Türkiye’ye saldırtarak Türkiye’yi AB’den kopartmakta ve kendine bağlamaktadır. Bu noktada Kıbrıs’taki gelişmelerle Kürt meselesindeki gelişmeler birbirini doğrulamaktadır” . ABD’nin Kürt meselesinde inisiyatifi ele almasına Fransa, Rumların hamiliğine soyunarak ve Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışarak cevap vermektedir. Ancak bu silah da geri tepmekte, Türkiye’de AB karşıtlığını arttırmakta, Türkiye’yi daha çok ABD’ye itmektedir.
    2- PKK saldırıları Türk hükümetini bir çıkmaza sokmaktadır. Terör, bir hükümet için olabilecek en önemli sorundur. Terörle mücadelede yetersiz kalan hükümet ayakta kalamaz. Bunu gören Hükümet, ister istemez ABD taleplerine boyun eğmek zorunda kalacaktır. Terörün bitmesi karşılığında teröre ve arkasındaki ABD’ye belli bazı tavizlerin verilmesi gerektiği düşüncesi güç kazanacaktır. Nitekim öyle de olmaktadır.
    3- PKK saldırıları sadece Hükümeti değil aynı zamanda Ordu’yu da yıpratmaktadır. Teröre karşı eli kolu bağlı bir asker görüntüsü Ordu’nun prestijini düşürmektedir. Ancak Ordu üzerindeki asıl etkisi prestij kaybından ziyade askeri bir tehdittir. ABD, PKK’yı saldırtarak Türk Ordusu’na bir savaş durumunda ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Teröre karşı mücadelede bile yetirsiz kalan bir ordunun ABD’ye karşı savaşı göze alması elbette beklenemez.
    4- Son olarak PKK saldırıları Amerikancı bir darbenin ön koşullarını sağlamaktadır. Artan terör, ister istemez sivil idareden askeri bir idareye geçişi zorlar. Dünyanın her yerinde yoğun şiddet olan ülkelerde askeri önlemler çoğalır. Türkiye’de artan terörün askeri önlemleri arttıracağı beklenmelidir. Ama sadece önlemler değil aynı zamanda askerin siyasal varlığı da artacaktır. Bu ise, ABD’nin tam da 12 Eylül stratejisidir. Terörü önce tetiklemek, sonra ise onu dizginleyecek bir komuta kademesine olur vermek! Artan terör kampanyasının böyle bir sonucu da beklenmelidir.
    1-Türkiye’yi Apo ve PKK’ya muhtaç etme operasyonu. Türkiye’ye böylesi bir stratejik saldırı başlatan ABD aynı zamanda kendi denetimindeki medyayı da manipülasyon için devreye sokmaktadır. Amerikancı Akşam gazetesi, artan saldırıların Türkiye’yi sınır ötesine çekmeye çabaladığını, bu tuzağa düşülmemesi gerektiğini yaymaktadır.
    2- Amerikancı Yeni Çağ gazetesi, Türkiye’ye Kerkük’ü unutturmak için başlatıldığını yaymaktadır.
    3- Amerikancı Aydınlık dergisi ve Amerikancı Başyazarı Perinçek artan terörün Türkiye’yi Barzani ile ittifaka zorlamak için yapıldığını yaymaktadır. Enteresandır bu üç Amerikancı yayın organı da, terörün arkasında ABD’nin olduğunu söylemekte ama ısrarla Türkiye’nin Apo ile ve PKK ile mücadele etmesinin yanlış olacağını iddia etmektedir. Hatta hedef saptırma olduğunu söylemektedir.
    Oysa asıl hedef saptırma, PKK’yı ve elebaşısı Apo’yu aklayan, olumlayan, destekleyen bu teorilerdir. Böylece Türkiye tek bir şeye zorlanmaktadır. Sınır ötesinde, Kerkük’te, Kuzey Irak’ta başını belaya sokmak istemeyen Türkiye, kendi Kürdü ile, yani PKK ve Apo ile barışmalıdır. Ne de olsa Apo, yine de olabilecek en iyi Kürt’tür!
    Bu teorileri, mevcut AB karşıtlığı, PKK içindeki AB’ci bölünme haberleri ile birlikte ele aldığımızda oyun daha net ortaya çıkar. Amerikancı medya, Türkiye’yi Apo’ya gül vermeye zorlamaktadır. Bu kampanyada kullanılan Amerikancılardan Perinçek’in zaten Apo’ya gül vermişliği vardır. Yani ABD doğru insanı kullanmaktadır. Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’dan verdiği mesaj Bu noktada Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır gezisi devreye girmektedir. ABD’nin tehdidini gören Tayyip, Kürt meselesinde isteneni yapmaktadır. Şimdilik PKK ve elebaşısı ile görüşemeyen Tayyip, PKK destekçisi aydıncıkları makamında toplayıp onlarla barış sözleşmesi yapmaktadır. Bu sözleşme gereğince Diyarbakır’a gitmekte ve orada da aynı barış çağrısını yinelemektedir.
    Tayyip Erdoğan’ın böyle hareket etmesi bizleri hiç şaşırtmadı. Tam da yapması gereken hamleyi yaptı.
    Kürt sorununu kabul etti. Bilindiği gibi PKK terör örgütünün temel çıkış noktası Türkiye’de bir Kürt sorunu olduğu ve bu sorunun demokrasi içinde çözülmesi gerektiğidir. Başbakan tam da bunları ifade ederek PKK ile aynı çizgide olduğunu belirtti. Ancak bu işte Tayyip’ten önce, Perinçek ve Demirel’in katkıları unutulmamalı. Bilindiği gibi Perinçek dergisi aracılığı ile Kürt sorununu kabul ettirmek için onca çabalamış ve Demirel de “Kürt realitesini” tanıdığını açıklamıştı.

    Bu üç Amerikancının, Tayyip, Perinçek ve Demirel’in Lozan’da buluşması gayet manalıdır. ABD, has adamlarını AB’ye karşı mevziiye sürmektedir. Tayyip Erdoğan Kürt sorununu tanımakla kalmamış bunu İrlanda meselesine benzetmiştir. Bilindiği gibi İrlanda yüzyıllardır İngiltere’nin sömürgesidir. Türk olmasa bile Türkiye’nin Başbakanının kendi ülkesi için bula bula bu örneği bulması anlamlıdır. Aynı Başbakan’ın yarın bir Pontus meselesinden bahsetmesi ve bu sorunun demokratik yoldan çözümünü savunması herhalde hiç bir Rumu şaşırtmayacaktır!
    Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’ı seçmesi de gayet anlamlıdır. Geçtiğimiz ay gerekirse sınır ötesine geçeriz efelenmesinin arkasından gelen bu gezi, Başbakan’ın sınır ötesinden kastının Diyarbakır olduğunu ister istemez düşündürtmektedir!…
    PKK’ya ve ABD’ye mesaj Görüldüğü gibi Türkiye her halükarda Kürt sorunu adı altında PKK’yı tanımaya ve onunla barışmaya zorlanmaktadır. Böyle bir zorlanma karşısında neler yapılması gerektiğine gelince… Öncelikle silahlı eylemlerin en sert şekilde karşılanması gerekmektedir. Ordu’nun herhangi bir yasal yetkiye ihtiyacı yoktur. Bunu göstermesi için Ordu’nun ABD’ye savaşırım mesajını iletmesi gerekmektedir.

    PKK son dönemde özellikle mayın saldırıları düzenlemektedir. Mayın saldırısı, yüksek teknoloji kullanılan bir saldırı türüdür. Doğrudan ordu gücü göstermektir. ABD, PKK’ya NATO mayınlarını vermekte, Türkiye’nin mayın tarama araçlarını etkisiz kılacak teknolojik desteği sağlamakta ve Türk devletini açıkça tehdit etmektedir. Türkiye bu saldırıya karşı öncelikle yurt içinde geniş çaplı bir operasyon başlatmalıdır. Bir kaç yüz PKK teröristinin leşini yere sermeden ABD’ye mesaj verilemez. PKK saldırılarının kesilmesi için İmralı umursanmalıdır. Terörün elebaşı sı İmralı’dadır. İmralı’daki elebaşını tam tecride almak, dışarıyla tüm bağını kesmek, ABD’ye ikinci mesaj olacaktır.
    Cumhuriyet sonrası ülkemizdeki Kürt istilasının nüfus kayıtları!…
    Ancak bu tür askeri önlemlerle bu mesele çözümlenemez. Öncelikle Türk milletinin Kürt meselesi konusunda bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye Başbakanının tersine biz Türkler Türkiye’de bir Kürt meselesi değil bir Kürt istilası olduğunu düşünüyoruz.

    Yaşadığımız en önemli sorun budur. PKK terör eylemlerini 15 Ağustos 1984’te başlatmıştı. Terör örgütünün arkasında emperyalist bir güç bulunmakla birlikte terörün sonuç alınacağı toplumsal dokunun yaratılması da önemli bir meseleydi. Yani bölücülüğün sosyal, siyasal ve her şeyden önce de demografik zemininin yaratılması gerekiyordu.
    Bu amaçla Özal iktidarı ile birlikte Türklere yönelik doğum kontrol kampanyası başlatılırken Kürtlerin nüfusunun arttırılması için özel çaba harcandı. 2005 yılı nüfus istatistikleri bugün karşı karşıya olduğumuz tehlikenin boyutlarını ortaya çok acı bir şekilde koymaktadır. PKK’nın aktifleştiği 1990’dan 2005’e geçen on beş yılda Türkiye nüfusu toplam %24 artmıştır. Ancak bu nüfus artışının üstünde kalan bir bölge bulunmaktadır: Güneydoğu. Güneydoğu nüfusu son on beş yılda %40 artmıştır. Güneydoğu’daki bu artışla birlikte Türk bölgelerdeki nüfus azalması da dikkat çekicidir. Karadeniz, İç ana dolu ve Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu artış göstermemiştir.

    PKK, sadece Güneydoğu’da Kürt nüfusu arttırmakla kalmamıştır. Aynı zamanda Güneydoğu’dan Batı illerine doğru istila halinde bir Kürt göçü yapılmıştır. Kürt istilası iki ana hattan ilerlemiştir!..

    Birinci hat Antep’ten Muğla’ya hatta Kuşadası’na kadar giden sahil şerididir. Bu hatta kalan tüm iller Kürt akınına uğramıştır. Nüfus yapısı tümüyle değişmiş kentler Kürtleştirilmiştir. Bu hat, kıyı şeridi olarak, uluslar ası ticaret, turizm ve tarım alanında Türkiye’nin en önemli bölgesidir. Şu anda buraya yerleşen Kürt istilacıların eline geçen bölge PKK’nın ekonomik gücünün önemli kaynağıdır. İkinci hat doğrudan büyük şehirlere, sanayi merkezlerinedir. İstanbul, Ankara, İzmir, hatta Bursa ve Kocaeli gibi şehirler büyük oranda Kürtleştirilmiştir.

    Bu iki hatta başarıya ulaşan Kürt istilacılığı şu anda iki yeni hat daha açmış bulunmaktadır.

    Sivas-Tunceli hattından Doğu Anadolu, İçanodolu ve Karadeniz’e çıkma. Nitekim Erzincan, Sivas, Tokat, Ordu, Samsun şu an bu yeni hattın hedefi durumundadır. Bu yoldan PKK Karadeniz’e açılacaktır. Çanakkale, Tekirdağ, Kırklareli hattından İstanbul’u Trakya’dan kuşatmak. PKK’nın uzun yıllardır süren Trakya’ya yerleşme çabası özellikle Trakya’nın sanayi bölgesinde gerçekleşmiştir.

    Böyle bir istila hareketi kaçınılmaz bir şekilde Türkiye yöneticilerini olmasa bile Türkleri rahatsız etmekte ve uyandırmaktadır. Yıllardır topraklarını, mahallelerini, evlerini bu istilacılara açan Türkler yavaş yavaş bu komşuların hiç de iyi niyetli olmadığını görmekte ve gördüğü yerlerde de tepkisini oltaya koymaktadır. Son aylarda, Gönen’de, Çerkezköy’de, Bursa’da, İstanbul’da yaşanan gerginlikler bu durumun habercisidir.

    Böyle bir olasılık tüm Amerikancıları ürkütmektedir. Hükümet provokasyon önlemleri alırken, diğer taraftan Amerikancı medya devreye girmekte ve Türk-Kürt kardeşliği mavalı okumaktadır. Lozan’da Tayyip Erdoğan’ın himayesinde konuşan Perinçek o nedenle biz Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtler birlikte verdik demektedir. Böylelerine hadi oradan diyoruz. Kurtuluş Savaşı’nda 33 bin şehit verdik, bunun sadece 700 tanesi Kürt’tü: Yani buda %2 dır.!.. A.Berham ŞAHBUDAK…. 19.05.2015…

    DEMOKRATİK KİTLE ÖRGÜTLERİ BİRLİĞİ PLATFORMU Genel Başkanı A.Berham ŞAHBUDAK

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s