Atatürk Ve Aleviler – 1

BAŞLARKEN…
Tam da Ramazan ayını idrak ederken, sadece Alevileri değil, hemen bütün “milliyetçi”, “ulusalcı”, “Türkçü” kesimleri hele hele de “Hayırcı”ları, “dinsiz/imansız” ilan etmeye hazır kıta bekleyenler olduğunu bile bile, adeta gözlerine sokar gibi, “nereden çıktı şimdi bu dizi” diyenler için “gerekçeli -diziye başlama- kararı”dır: BAŞLARKEN…

Tam da Ramazan ayını idrak ederken, sadece Alevileri değil, hemen bütün “milliyetçi”, “ulusalcı”, “Türkçü” kesimleri hele hele de “Hayırcı”ları, “dinsiz/imansız” ilan etmeye hazır kıta bekleyenler olduğunu bile bile, adeta gözlerine sokar gibi, “nereden çıktı şimdi bu dizi” diyenler için “gerekçeli -diziye başlama- kararı”dır: Alevi Türkler’in izini sürmeye karar verdiğimizde, yanımızda Orhun ve Selegen’den; Ötügen’den, Fergana’dan, Ulan Batur’dan, Balasagun’dan, Ordu Balık’tan aktarılarak gelen yolcular ve “mavi gök” ile “yağız yer”in ilhamıyla çıkmıştık yola. İlk durağımız Horasan’dı. Balkanlar’a kadar uzandığını bilsek de Anadolu’da “mola” vermiştik hikayemize.

Ne de olsa Anadolu dediğin, -aldanmayın öyle atlaslarda verdiği üç denizin ortasında bir yarım adacık pozuna- kimine “beşik”, kimine “mezar”dı, kimine “köprü”, “kök”tü kimine; dal, budak, yemiş…

Bir koca derya… Eee, “derya içre olup deryayı bilmemek” de olmaz, “durduk” biraz; derinine daldık, gözü siyah da olsa, ela da “masmavi” bakan insanlar tanıdık… Saçları kestane de olsa, kumral da “başak sarısı”ydı hepsinin… Hepsi biraz “Samsun’a adım atar gibi”ydi, ve biraz “doğrulmuş” bir halleri vardı “Kocatepe’de” sanki… Geçit vermez Çanakkale mevzisiydi yürekleri; ve çarpanı gerisin geriye sektirecek kadar sert kabukları, kimininki yüz, kimininki bin yıllık acılardan oluşlu. “Taş kafa” değil hiçbiri ama tunçtan, çelikten beyinleri; ve her birinin içinde abidevi bir Atatürk heykeli…

Dün Hacı Bektaş Veli’yi “kendinden geçmiş bir meczub” olarak tanımlayanlar bugün “oy devşirmek” uğruna huzuruna çıkıp sahip çıkamadıkları ellerini, dillerini sallayıp, bellerini kıvırıyorlar ya… Dün onların “celladı” olanlar bugün “kurtarıcısı” olmaya soyunuyor da, tam yolun yarısında maskelerini tutmayı beceremiyorlar ve bilinçaltlarına kazınmış kini “terörist”, “PKK’lı” yaftalarıyla, Alevileri “İslam’ın dışına itme” alışkanlıklarıyla dışa vuruyorlar ya…

Mola bitti… Kalbimiz, Anadolu Türkmenleri’nin Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak üzere Atatürk’le buluştukları yer olan Hacı Bektaş’ta bugün.

Bizi bu kez kah Selanik’e, kah Anıtkabir’e, kah Samsun’a, kah Erzurum’a, kah İstanbul’un göbeğinde bir Bektaşi tekkesine götürecek bu kısa ama derin yolculukta, tıpkı önceki yazı dizilerinde olduğu gibi bizimle bir olanlara, ancak “bir” olursa “iri” olacağına, “diri” olacağına inananlara ve “Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu!..”

Dalı Hacı Bektaş, gülü Atatürk
Bu milletin yüzyıllardır  “dinsiz” likle suçlanan kesimi, bu vatanın mahzun bir parçasında, Hacı Bektaş’taki buluşmalarıyla; ironik biçimde bu topraklarda yaşayan insanların dinine de, diline de, tarihine de, kültürüne de nasıl yılmaz bir kararlılıkla sahip çıktıklarını gösteriyorlar bugün…

Bu buluşma kuşkusuz Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar kocaman bir coğrafyayı  “Türkleştiren”lerden birini, İslamiyet’i Horasan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Arnavutluk’a Yunanistan’a, Bosna’ya, Makedonya’ya taşıyan “yol”culardan birini; Hacı Bektaş Veli’yi anmak için düzenleniyor…

Ama bu kadarla kalmıyor… Ozanların sazlarının tellerine vurdukça Anadolu’nun yerini ve göğünü inleten deyişler sadece Abdal Musa’yı, sadece Pir Sultan Abdal’ı değil; Atatürk’ü de selamlıyor, Cumhuriyet’i de, kurtuluşun bütün isimsiz kahramanlarını da….

Cumhuriyetin ilk karargahı
Hacı Bektaş sadece  “kendinde aramanın” adresi değil Aleviler için… Burası aynı zamanda, yüzyıllarca kendi vatanlarında, kendi kurdukları devletlerin devşirme yönetimlerince  “sistemli” zulme maruz bırakılan Anadolu Türkmenleri’nin “bağımsız bir Türk devleti” andını içtikleri yer.

Son dönemde giderek yaygınlaşan, üç kuruş uğruna değerlerinden vazgeçen  “mankurt” tipinin aksine, varını yoğunu Atatürk’ün önüne seren ve bugün de  “mirası”nı korumak uğruna aynı fedakarlığa hazır olan insanların kurtuluş mücadelesinin ilk karargahı…
“Cumhuriyet” kelimesi ilk defa bu karargahta telaffuz ediliyor çünkü.
Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nin ardından Ankara’ya geçerken Çelebi Cemalettin ile görüşmek üzere, Rauf Orbay, Mahzar Müfit Kansu, Hüsrev Gerede, Refik Saydam, Muzaffer Kılıç ve Muncur Kaymakam vekilinin de bulunduğu kalabalık bir heyet ile Hacı Bektaş’a geliyor. O sırada rahatsız olduğu bilinen Çelebi Cemalettin, daha önce devletin hiçbir resmi görevlisine göstermediği ilgiyi, Milli Mücadele’ye fiilen başlamasından itibaren hiçbir resmi sıfatı bulunmayan, hatta hakkında idam fermanı çıkarılmış “eski” bir subaydan başka hiçbirşey olmayan Mustafa Kemal’e göstererek, onu yolda karşılıyor.
Mustafa Kemal de, kellesini koltuğunun altına aldığı bir dönemde, geceyi Çelebi’nin evinde geçirerek bu güvenin “tek taraflı”  olmadığını gösteriyor.

Ertesi gün de Dedebaba postunda oturan Salih Niyazi Baba ile Hacı Bektaş dergahını ziyaret eden Mustafa Kemal, burada bulunanlara bağımsızlık mücadelesini anlatıyor. O, 24 Aralık 1919’da Hacı Bektaş’tan ayrılırken, dergahtan çıkan bir başka kafile de, işaret ettiği yerlere ulaştırılacak giysi, yiyecek ve diğer ihtiyaçlardan oluşan yardımı taşımaya başlıyor…
Çelebi Cemalettin’in kardeşi olan Veliyeddin Çelebi yıllar sonra abisinin bu ziyaretle ilgili “sırrını” şöyle aktarıyor:
“Baş başa konuşmalarının bir yerinde Cemalettin Çelebi, Mustafa Kemal Paşa’ya, ”Paşa Hazretleri“ diyor, cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuz.  Yüce Allah’ın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanını düşünüyor musunuz? Çelebinin Cumhuriyet kelimesini böyle açık yürekle söylemesi üzerine, Mustafa Kemal Paşa heyecan ve dikkatle Cemalettin Çelebi’nin gözlerine bakıyor, biraz daha yaklaşıyor, onun elini avucunun içine alıyor, kulağına fısıldar gibi yavaş fakat kararlı bir sesle:  ”O mutlu günü ilan edene kadar aramızda kalmak kaydıyla evet Çelebi Efendi Hazretleri“ diyor.”
Çelebi’nin gizli tutacağına söz verdiği bu sırrı ölüm döşeğinde kardeşi ile paylaşmış olması, Aleviler’i milli mücadelenin içinde tutmanın zaruretine dikkat çekmek için değilse ne için olabilir?
Anadolu ihtilali
Falih Rıfkı, Milli Mücadele’yi anlatırken  “Anadolu İhtilali” ifadesini kullanıyor. İşgal güçlerinin “bir mezbeleden, bir viraneden başka bir şey olmayan Ankara”nın başarısına ihtimal vermedikleri için, neticesini idrak ve kabulde epey zorlandıkları bu “ihtilal”, gizli saklı değil, Atatürk’ün 27 Aralık 919 günü Ankara’ya gelişi sırasında, coşkuyla ilan ediliyor. Ankara ve civarındaki Türkmenler Mustafa Kemal için  “Seğmen Alayı” düzerek; hedefin adını zaten koyuyorlar. Çünkü Türk geleneğine göre Seğmen Alayı  “yeni devleti kuracak reisi seçmek üzere düzülüyor”.
Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra sadece üç defa uygulanan bu Oğuz töresi, ilkinde “atlı seğmen alayları önünde, bir torbadan çocuğa ok çektiren” Selçuk’un “Han”lığı, ikincisi, bir ak keçeye oturtulup dokuz defa havaya kaldırılarak, kımız eşliğinde and içen Osman’ın “Bey”liği, sonuncusunda, Orta Asya’da otağ önüne dikilen tuğ gibi, Efeler kahvesine sancak dikilerek müjdelenen  “Mustafa Kemal’in reisliği” ve kuracağı yeni devlet onuruna yapılıyor.
Atatürk’ün,  “Biz Türkler, bütün tarih-i hayatımızca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz! Kıymetsiz hayatlarını iki buçuk gün fazla, sefilane sürükleyebilmek için, her türlü mezelleti mübah gören halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik…”  sözlerinin, Çetin Yetkin’in ifadesiyle  “Etrak-ı bi idrak” ken, “Ne mutlu Türküm diyene” diye haykırma özgürlüğünü elde eden Aleviler’deki karşılığını anlamak çok da zor olmasa gerek. İmparatorluk düzeninde “Türk”ün yerini düşününce, Anadolu’nun, kimliğini bastırmaya zorlanan, ezilen, horlanan insanlarının beklentisinin adından ibaret olan Cumhuriyet’in özgeçmişi olduğunu görmemek imkansızdır. Milli Mücadele, Anadolu Türkmenlerinin tarihi referanslarını utandırmayacak biçimde davranmasıdır.

Anadolu Türkmenleri, Orta Asya’dan Balkanlar’a uzanan coğrafyayı İslamiyet ve Türklük’le tanıştıran “Horasan Erenleri”nden Hacı Bektaş Veli’nin huzurundan Cumhuriyet düşmanlarına sesleniyor: Eline, beline, diline sahip ol!

Aleviler hem ibadet mekanları olan cemevlerinde hem de düzenledikleri kültürel etkinliklerde Hz. Ali ve Hacı Bektaş’la birlikte mutlaka bir Atatürk posteri de asıyorlar.

“Girmez dilimize Arab-ı Fars-ı / Ölçü olmaz bize yabancı harsı / Özgürlük simgesi barış mayası / Biri Hacı Bektaş, Biri Atatürk”
* Aşık Daimi

“Ağlayalım Atatürk’e /  Bütün Dünya Kan Ağladı / Başbuğa Olmuştu Ülke / Geldi Acem Can Ağladı”
* Aşık Veysel

“Hünkar, ruhumdaki en köklü daldır / Atam, o daldaki yetişen güldür ”
* Aşık Hudayi

Köroğlu değil ama dünyaya meydan okuyor
“Cemevlerinde, Hz. Ali’nin resimlerinin yanına Atatürk’ün resimlerinin asılması”nı, “birçok Alevinin kendisini ‘Cumhuriyetin ve laikliğin teminatı’ olarak görmesi ve bunu bir misyon gibi algılaması”nı Stockholm Sendromu olarak değerlendiriyor kimi günümüz yazarları… Oysa Cumhuriyet’le, hele de Mustafa Kemal’le Aleviler arasındaki ilişki hiçbir zaman hastalıklı bir “cellat-kurban” aşkının seyrini izlemiyor.
Aksine, bakın nasıl filizleniyor bu büyük sevda:
Toplumun, Türkmen ayaklanmaları sırasında, saray tarihçilerinin kendilerini tarif biçimi ile “uryan ve puryan” (çırılçıplak) olan kesimine yani Aleviler’e dahil olan Ali Baba, 25 Mayıs 1919’da, Milli Mücadele’nin yol haritasını çıkarmak üzere Havza’ya gelen Mustafa Kemal’i, “Mesudiye” adlı otelinde ağırlıyor ve “Paşa”nın güvenliği için otele başka konuk almıyor..
12 Haziran’a kadar Havza’da kalan Mustafa Kemal, ilk defa 26 Haziran 1919’da geldiği Tokat’ta da yine bir Alevi olan Rıfat Efendi’nin misafiri oluyor. Buradan Sivas’la kurduğu temasın duyulmaması için, postaneyi denetim altına alanlar da Bektaşiler oluyor.

En anlamlı destek
Gazeteci Ruşen Eşref’in anlatımıyla  “O, Bolu beylerine isyan etmiş Köroğlu değil” ama “Millet adına dünyaya meydan okuyan ‘Heyet-i Temsiliye Reisi’ Mustafa Kemal” o günlerde.
Ve kurtuluş yolunun henüz başında en anlamlı desteği Tokat’ta, eski, yıpranmış üniformaları ile, bir binbaşı komutasında kendisini bekleyen 19 nefer ve bir çavuştan alıyor.
Mustafa Kemal’in Tokat’tan Konya’daki  2. Ordu Müfettişliği’ne gönderdiği ve Genelkurmay Başkanlığı’nca yayınlanan ve tam bir “güven”  beratı sayılabilecek tarihi telgrafı şöyle:
“Tokat ve havalisinin İslam nüfusunun yüzde seksenini ve Amasya havalisinin de mühim bir kısmını Alevi mezhebinden olanlar teşkil ediyorlar ve Kırşehir’de Baba Efendi hazretlerine fevkalade bağlı bulunuyorlar.
Vatanın ve milli istiklalin bugünkü tehlikesini bilfiil görmekte olan müşarünileyhin kanaatı hazırası şüphe yoktur, buna pek müsaittir. Binaenaleyh söz sahibi ve emniyetli bazı zevatı görüştürerek, kendilerince muvafık görülecek Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Reddi İlhak cemiyetlerini takiye edecek surette birkaç mektup yazdırılarak, bu havalideki Alevi nüfuzlularına dağıtmak üzere Sivas’a gönderilmesini pek faydalı telakki ediyorum…”’in izini sürmeye karar verdiğimizde, yanımızda Orhun ve Selegen’den; Ötügen’den, Fergana’dan, Ulan Batur’dan, Balasagun’dan, Ordu Balık’tan aktarılarak gelen yolcular ve “mavi gök” ile “yağız yer”in ilhamıyla çıkmıştık yola. İlk durağımız Horasan’dı. Balkanlar’a kadar uzandığını bilsek de Anadolu’da “mola” vermiştik hikayemize.

Ne de olsa Anadolu dediğin, -aldanmayın öyle atlaslarda verdiği üç denizin ortasında bir yarım adacık pozuna- kimine “beşik”, kimine “mezar”dı, kimine “köprü”, “kök”tü kimine; dal, budak, yemiş…

Bir koca derya… Eee, “derya içre olup deryayı bilmemek” de olmaz, “durduk” biraz; derinine daldık, gözü siyah da olsa, ela da “masmavi” bakan insanlar tanıdık… Saçları kestane de olsa, kumral da “başak sarısı”ydı hepsinin… Hepsi biraz “Samsun’a adım atar gibi”ydi, ve biraz “doğrulmuş” bir halleri vardı “Kocatepe’de” sanki… Geçit vermez Çanakkale mevzisiydi yürekleri; ve çarpanı gerisin geriye sektirecek kadar sert kabukları, kimininki yüz, kimininki bin yıllık acılardan oluşlu. “Taş kafa” değil hiçbiri ama tunçtan, çelikten beyinleri; ve her birinin içinde abidevi bir Atatürk heykeli…

Dün Hacı Bektaş Veli’yi “kendinden geçmiş bir meczub” olarak tanımlayanlar bugün “oy devşirmek” uğruna huzuruna çıkıp sahip çıkamadıkları ellerini, dillerini sallayıp, bellerini kıvırıyorlar ya… Dün onların “celladı” olanlar bugün “kurtarıcısı” olmaya soyunuyor da, tam yolun yarısında maskelerini tutmayı beceremiyorlar ve bilinçaltlarına kazınmış kini “terörist”, “PKK’lı” yaftalarıyla, Alevileri “İslam’ın dışına itme” alışkanlıklarıyla dışa vuruyorlar ya…

Mola bitti… Kalbimiz, Anadolu Türkmenleri’nin Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak üzere Atatürk’le buluştukları yer olan Hacı Bektaş’ta bugün.

Bizi bu kez kah Selanik’e, kah Anıtkabir’e, kah Samsun’a, kah Erzurum’a, kah İstanbul’un göbeğinde bir Bektaşi tekkesine götürecek bu kısa ama derin yolculukta, tıpkı önceki yazı dizilerinde olduğu gibi bizimle bir olanlara, ancak “bir” olursa “iri” olacağına, “diri” olacağına inananlara ve “Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu!..”

Dalı Hacı Bektaş, gülü Atatürk
Bu milletin yüzyıllardır “dinsiz” likle suçlanan kesimi, bu vatanın mahzun bir parçasında, Hacı Bektaş’taki buluşmalarıyla; ironik biçimde bu topraklarda yaşayan insanların dinine de, diline de, tarihine de, kültürüne de nasıl yılmaz bir kararlılıkla sahip çıktıklarını gösteriyorlar bugün…

Bu buluşma kuşkusuz Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar kocaman bir coğrafyayı “Türkleştiren”lerden birini, İslamiyet’i Horasan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Arnavutluk’a Yunanistan’a, Bosna’ya, Makedonya’ya taşıyan “yol”culardan birini; Hacı Bektaş Veli’yi anmak için düzenleniyor…

Ama bu kadarla kalmıyor… Ozanların sazlarının tellerine vurdukça Anadolu’nun yerini ve göğünü inleten deyişler sadece Abdal Musa’yı, sadece Pir Sultan Abdal’ı değil; Atatürk’ü de selamlıyor, Cumhuriyet’i de, kurtuluşun bütün isimsiz kahramanlarını da….

Cumhuriyetin ilk karargahı
Hacı Bektaş sadece “kendinde aramanın” adresi değil Aleviler için… Burası aynı zamanda, yüzyıllarca kendi vatanlarında, kendi kurdukları devletlerin devşirme yönetimlerince “sistemli” zulme maruz bırakılan Anadolu Türkmenleri’nin “bağımsız bir Türk devleti” andını içtikleri yer.

Son dönemde giderek yaygınlaşan, üç kuruş uğruna değerlerinden vazgeçen “mankurt” tipinin aksine, varını yoğunu Atatürk’ün önüne seren ve bugün de “mirası”nı korumak uğruna aynı fedakarlığa hazır olan insanların kurtuluş mücadelesinin ilk karargahı…

“Cumhuriyet” kelimesi ilk defa bu karargahta telaffuz ediliyor çünkü.
Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nin ardından Ankara’ya geçerken Çelebi Cemalettin ile görüşmek üzere, Rauf Orbay, Mahzar Müfit Kansu, Hüsrev Gerede, Refik Saydam, Muzaffer Kılıç ve Muncur Kaymakam vekilinin de bulunduğu kalabalık bir heyet ile Hacı Bektaş’a geliyor. O sırada rahatsız olduğu bilinen Çelebi Cemalettin, daha önce devletin hiçbir resmi görevlisine göstermediği ilgiyi, Milli Mücadele’ye fiilen başlamasından itibaren hiçbir resmi sıfatı bulunmayan, hatta hakkında idam fermanı çıkarılmış “eski” bir subaydan başka hiçbirşey olmayan Mustafa Kemal’e göstererek, onu yolda karşılıyor.
Mustafa Kemal de, kellesini koltuğunun altına aldığı bir dönemde, geceyi Çelebi’nin evinde geçirerek bu güvenin “tek taraflı” olmadığını gösteriyor.
Ertesi gün de Dedebaba postunda oturan Salih Niyazi Baba ile Hacı Bektaş dergahını ziyaret eden Mustafa Kemal, burada bulunanlara bağımsızlık mücadelesini anlatıyor. O, 24 Aralık 1919’da Hacı Bektaş’tan ayrılırken, dergahtan çıkan bir başka kafile de, işaret ettiği yerlere ulaştırılacak giysi, yiyecek ve diğer ihtiyaçlardan oluşan yardımı taşımaya başlıyor…
Çelebi Cemalettin’in kardeşi olan Veliyeddin Çelebi yıllar sonra abisinin bu ziyaretle ilgili “sırrını” şöyle aktarıyor:

“Baş başa konuşmalarının bir yerinde Cemalettin Çelebi, Mustafa Kemal Paşa’ya, ”Paşa Hazretleri“ diyor, cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuz. Yüce Allah’ın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanını düşünüyor musunuz? Çelebinin Cumhuriyet kelimesini böyle açık yürekle söylemesi üzerine, Mustafa Kemal Paşa heyecan ve dikkatle Cemalettin Çelebi’nin gözlerine bakıyor, biraz daha yaklaşıyor, onun elini avucunun içine alıyor, kulağına fısıldar gibi yavaş fakat kararlı bir sesle: ”O mutlu günü ilan edene kadar aramızda kalmak kaydıyla evet Çelebi Efendi Hazretleri“ diyor.”

Çelebi’nin gizli tutacağına söz verdiği bu sırrı ölüm döşeğinde kardeşi ile paylaşmış olması, Aleviler’i milli mücadelenin içinde tutmanın zaruretine dikkat çekmek için değilse ne için olabilir?

Anadolu ihtilali
Falih Rıfkı, Milli Mücadele’yi anlatırken “Anadolu İhtilali” ifadesini kullanıyor. İşgal güçlerinin “bir mezbeleden, bir viraneden başka bir şey olmayan Ankara”nın başarısına ihtimal vermedikleri için, neticesini idrak ve kabulde epey zorlandıkları bu “ihtilal”, gizli saklı değil, Atatürk’ün 27 Aralık 919 günü Ankara’ya gelişi sırasında, coşkuyla ilan ediliyor. Ankara ve civarındaki Türkmenler Mustafa Kemal için “Seğmen Alayı” düzerek; hedefin adını zaten koyuyorlar. Çünkü Türk geleneğine göre Seğmen Alayı “yeni devleti kuracak reisi seçmek üzere düzülüyor”.

Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra sadece üç defa uygulanan bu Oğuz töresi, ilkinde “atlı seğmen alayları önünde, bir torbadan çocuğa ok çektiren” Selçuk’un “Han”lığı, ikincisi, bir ak keçeye oturtulup dokuz defa havaya kaldırılarak, kımız eşliğinde and içen Osman’ın “Bey”liği, sonuncusunda, Orta Asya’da otağ önüne dikilen tuğ gibi, Efeler kahvesine sancak dikilerek müjdelenen “Mustafa Kemal’in reisliği” ve kuracağı yeni devlet onuruna yapılıyor.

Atatürk’ün, “Biz Türkler, bütün tarih-i hayatımızca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz! Kıymetsiz hayatlarını iki buçuk gün fazla, sefilane sürükleyebilmek için, her türlü mezelleti mübah gören halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik…” sözlerinin, Çetin Yetkin’in ifadesiyle “Etrak-ı bi idrak” ken, “Ne mutlu Türküm diyene” diye haykırma özgürlüğünü elde eden Aleviler’deki karşılığını anlamak çok da zor olmasa gerek. İmparatorluk düzeninde “Türk”ün yerini düşününce, Anadolu’nun, kimliğini bastırmaya zorlanan, ezilen, horlanan insanlarının beklentisinin adından ibaret olan Cumhuriyet’in özgeçmişi olduğunu görmemek imkansızdır. Milli Mücadele, Anadolu Türkmenlerinin tarihi referanslarını utandırmayacak biçimde davranmasıdır.

Anadolu Türkmenleri, Orta Asya’dan Balkanlar’a uzanan coğrafyayı İslamiyet ve Türklük’le tanıştıran “Horasan Erenleri”nden Hacı Bektaş Veli’nin huzurundan Cumhuriyet düşmanlarına sesleniyor: Eline, beline, diline sahip ol!

Aleviler hem ibadet mekanları olan cemevlerinde hem de düzenledikleri kültürel etkinliklerde Hz. Ali ve Hacı Bektaş’la birlikte mutlaka bir Atatürk posteri de asıyorlar.

“Girmez dilimize Arab-ı Fars-ı / Ölçü olmaz bize yabancı harsı / Özgürlük simgesi barış mayası / Biri Hacı Bektaş, Biri Atatürk”
* Aşık Daimi

Ağlayalım Atatürk’e / Bütün Dünya Kan Ağladı / Başbuğa Olmuştu Ülke / Geldi Acem Can Ağladı”
* Aşık Veysel

Hünkar, ruhumdaki en köklü daldır / Atam, o daldaki yetişen güldür ”
* Aşık Hudayi

Köroğlu değil ama dünyaya meydan okuyor
“Cemevlerinde, Hz. Ali’nin resimlerinin yanına Atatürk’ün resimlerinin asılması”nı, “birçok Alevinin kendisini ‘Cumhuriyetin ve laikliğin teminatı’ olarak görmesi ve bunu bir misyon gibi algılaması”nı Stockholm Sendromu olarak değerlendiriyor kimi günümüz yazarları… Oysa Cumhuriyet’le, hele de Mustafa Kemal’le Aleviler arasındaki ilişki hiçbir zaman hastalıklı bir “cellat-kurban” aşkının seyrini izlemiyor.

Aksine, bakın nasıl filizleniyor bu büyük sevda:
Toplumun, Türkmen ayaklanmaları sırasında, saray tarihçilerinin kendilerini tarif biçimi ile “uryan ve puryan” (çırılçıplak) olan kesimine yani Aleviler’e dahil olan Ali Baba, 25 Mayıs 1919’da, Milli Mücadele’nin yol haritasını çıkarmak üzere Havza’ya gelen Mustafa Kemal’i, “Mesudiye” adlı otelinde ağırlıyor ve “Paşa”nın güvenliği için otele başka konuk almıyor..
12 Haziran’a kadar Havza’da kalan Mustafa Kemal, ilk defa 26 Haziran 1919’da geldiği Tokat’ta da yine bir Alevi olan Rıfat Efendi’nin misafiri oluyor. Buradan Sivas’la kurduğu temasın duyulmaması için, postaneyi denetim altına alanlar da Bektaşiler oluyor.

En anlamlı destek
Gazeteci Ruşen Eşref’in anlatımıyla “O, Bolu beylerine isyan etmiş Köroğlu değil” ama “Millet adına dünyaya meydan okuyan ‘Heyet-i Temsiliye Reisi’ Mustafa Kemal” o günlerde.

Ve kurtuluş yolunun henüz başında en anlamlı desteği Tokat’ta, eski, yıpranmış üniformaları ile, bir binbaşı komutasında kendisini bekleyen 19 nefer ve bir çavuştan alıyor.

Mustafa Kemal’in Tokat’tan Konya’daki 2. Ordu Müfettişliği’ne gönderdiği ve Genelkurmay Başkanlığı’nca yayınlanan ve tam bir “güven” beratı sayılabilecek tarihi telgrafı şöyle:
Tokat ve havalisinin İslam nüfusunun yüzde seksenini ve Amasya havalisinin de mühim bir kısmını Alevi mezhebinden olanlar teşkil ediyorlar ve Kırşehir’de Baba Efendi hazretlerine fevkalade bağlı bulunuyorlar.
Vatanın ve milli istiklalin bugünkü tehlikesini bilfiil görmekte olan müşarünileyhin kanaatı hazırası şüphe yoktur, buna pek müsaittir. Binaenaleyh söz sahibi ve emniyetli bazı zevatı görüştürerek, kendilerince muvafık görülecek Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Reddi İlhak cemiyetlerini takiye edecek surette birkaç mektup yazdırılarak, bu havalideki Alevi nüfuzlularına dağıtmak üzere Sivas’a gönderilmesini pek faydalı telakki ediyorum…”

Selcen Taşçı

____________

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s