Alevilik Ve Eski Türk İnançları

Aleviliğin Eski Türk İnançlarıyla İlişkisi

Türkler dünya tarihinin en eski halklarından biridir. Türk adının bu halka ad olması daha yakın dönemlere ait bir tarihsel olgu ise de Türk dili konuşan toplulukların geçmişi yaklaşık beş bin yıl geriye kadar götürülmektedir. Türklerin sahip olduğu inançsal özellikler onların yaşayış biçimlerinin sonucu olarak doğa temellidir. Doğadaki varlıklarda ruh olduğuna inanma ve onlara tapınma biçimindedir. Başta göğün, güneşin, ayın, dağların, ırmakların vb. hepsinin kutsandığı bir inançsal yapılanma ile karşı karşıyayız. Bu inançsal yapılanma aslında eski Türklerin kendilerini doğanın bir parçası olarak gördüklerinin ve kendilerini doğadan ayrı / doğaya egemen bir topluluk biçiminde düşünmediklerinin göstergesidir. Ayrıca Türklerde atalara tapınma olgusu da son derece önemlidir. Nitekim bu konuda İbn Fadlan Şöyle demektedir:

“ Hiçbir şeye ibadet etmezler. Aksine büyüklerine rab ( Allah ) derler.” (1)

Türklerde doğadaki somut varlıkların yanında soyut tanrılara da tapınma söz konusudur. Gök Tanrı / Kayra khagan, Ülgen, Yayık, Suyla, Kutsal Yer Su, Erlik, Yağız Yer, Yo Kan, Talay Kan, Umay vd. adlarla anılan tanrılar, ruhlar / tözler / idoller / putlar vardır. ( 2 )

Ancak tüm bu özelliklere karşın öne çıkan kavram Gök Tanrı kavramıdır. Gök Tanrı, en büyük Tanrı veya Tanrılar Tanrısı gibi bir özelliğe sahiptir. Gök Tanrı’nın bu yeri dolayısıyla kimi araştırmacılar, eski Türklerin Tek Tanrı inancına sahip olduğunu, Tanrı’ya Gök Tanrı adını verdiklerini, bunun yanı sıra tanrı olmayan fakat kutsal kabul edilen kimi somut veya soyut varlıkların da bulunduğunu hatta İslami terminolojiyi esas alarak Gök Tanrı dışındaki kutsal varlıkların “ melek “ olduğunu iddia etmişlerdir. Buradaki temel amaç, İslam ile eski Türk inançları arasında benzeşim kurmaya çalışma çabasıdır. Bilimsellikten uzak bu çabaların özneleri olarak yine Türk – İslam Sentezcilerini görmekteyiz.

Ancak özellikle Gök Türkler döneminde Gök Tanrı kavramının zamanla soyut ve tek bir tanrı anlayışına doğru evrildiği de görülmektedir. Bunu Gök Türk yazıtlarında çok açık bir biçimde görmek mümkündür.

Türklerin ulusal inancı / dininden bahsedilirken Şamanizm kelimesinin kullanılması bir gelenek haline gelmiştir. Gerçekte şaman sözcüğü Türkçe değildir ve Türkçe’de karşılığı bulunmaktadır. Şaman kelimesi Tunguzca’dır. Bilimsel literatüre Tunguzca’dan geçmiştir.( 3) Bu sözcüğün Türkçe karşılığı “ kam “ kelimesidir. Ruhlarla temasa geçen kişi, büyücü, kahin gibi anlamlara gelen bu sözcük, Türklerin İslam’dan önceki dini olan Şamanizm’deki din önderlerine verilen addır. Kam sözcüğünün yanı sıra “ baksı “ sözcüğü de kullanılmaktadır. Biz burada Şamanizm sözünden ziyade onun Türkçesi olan kamcılık tabirini kullanmaya çalışacağız.

Kamcılık inancına ve kültürüne mensup olan toplulukların başka inanç ve dinlerin yoğun etkisine maruz kaldıkları bilinmektedir. Bu nedenle saf bir kamcılık anlayışı yoktur. Ancak yine de kamcı toplulukların meydana getirdiği ürünlerden; masal, dua, efsane vb. Kamcılığa ilişkin sistematik bir fikir edinme olanağına sahip bulunmaktayız. Bu cümleden olarak Kamcı dünya görüşüne göre dünya; gök, yeryüzü ve yeraltı olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Altay Türklerinde “ Aydınlık Alemi”, yukarıdaki dünyayı yani gök yüzünü, Tanrı Ülgen ile ona bağlı iyi ruhları temsil etmektedir. Yeryüzünü ise insanlar oluşturmaktadır. Yeryüzüne “ Orta Dünya “ da denmektedir. Yeraltı dünyasını ya da başka bir deyişle “ Aşağıdaki Dünya “ yı ise Tanrı Erlik ile ona bağlı kötü ruhlar oluşturmaktadır.

Yakut Türklerinde ise bu kavramlar başka biçimde ifade edilmektedir. Yakutlara göre; görünen, görünmeyen dünyalar; “ yukarı “, “ orta “, “ aşağı “ diye üçe ayrılmaktadır.

Kamcılıktaki ritüellerin ve inançların bugün Anadolu Alevi / Bektaşileri tarafından, uygulanan tüm baskı ve eritme çabalarına karşı yaşatılmakta olduğunu görmekteyiz. Anadolu Alevi / Bektaşilerinin idrakindeki İmam Ali ile Kamcı Türklerdeki Gök Tanrı inancının birbirine benzediği, hatta Gök Tanrı inanışının İslami bir kimliğe bürünerek devam ettiği tarzında bilim çevreleri tarafından ileri sürülen bir sav vardır ki, bu savın en ünlü temsilcilerinden biri de İ. Melikoff’ tur.

Toplumbilimci Prof. Dr. Mehmet Eröz, Türk kültürünün İslamlık ile tanışmasından sonra ortaya çıkan durumu şöyle anlatıyor:

“ Göçebe Türkler, eski dinlerinde olduğu gibi şimdi de kadın erkek bir arada bulunuyor ve ayinlerini büyük bir vecd ve heyecan içinde, müzik ve raks ( sema ) ile yapıyorlardı. Bu hususu çok iyi bilen Yesevilik, Orta Asya göçebeleri arasında hızla yayılma başarısı gösterdi.”( 4 )

Türklerin İslamlaşması sonucu mistik bir yol olarak Yesevilik tarikatının ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu tarikat Türk kültürü ile İslam’ın kaynaşması ve birleşmesi sonucu oluşmuştur. Kurucusu Hoca Ahmet Yesevi’dir. Hoca Ahmet Yesevi ise, Yusuf Hemedani’nin öğrencisi, Hacı Bektaş Veli’nin hocası olan Lokman Perende’nin ise, hocası, yol göstericisi, mürşididir. Horasan erenlerinin serçeşmesidir, piridir.

İslamlığın, Türk kültürü ile yoğrulup kaynaşmasını ve milli bir kimliğe bürünmesini, arkasından da zorunlu göç nedeniyle Horasan üzerinden Anadolu’ya gelip Anadolululaşmasını toplumbilimci Mehmet Eröz şöyle anlatıyor:

“ Alevilik ve Bektaşiliğin ana kaynağı Türk kültürü ve eski Türk dinidir.” Yine Mehmet Eröz, şöyle devam ediyor:

“Anadolu’da karşımıza Alevilik ve Bektaşilik olarak ortaya çıkan oluşumun kaynağı eski Türk dini olan şamanizmdir.”

Türklerin eski inançlarının mistik yapıda olduğu bilinmektedir. Türk toplumunun karakteristik özelliği ile yakından ilgili olan mistik yönelimi İslamlaşma sırasında da görmekteyiz. İslam’ın Türkler arasında yayılması tamamen mistik yolla olmuştur. Yesevilik bunun en açık kanıtlarındandır. Türkler, Emevilerin resmi din anlayışını yaymaya çalışan misyonerlere ve ordulara karşı koymuşlardır. Emevilerin İslam’ı, şeriat ve Arap kültürünün yoğurduğu bir İslam anlayışıdır. Oysa Türkler, katı Şer’i kurallara itaat etmeyecek derecede farklı yaratılışta bir topluluktur. İşte bu nedenle İslam, Türkler arasında sufilerce yayılmıştır. Sufiler, İslam’ı şer’i katılıklardan arındırarak ve eski Türk inançlarıyla yoğurarak yaymışlardır. Göçebe ve yarı göçebe Türkmenlerin yaşadığı bölgelere gezgin sufi dervişler tekkelerini açmış ve halkı ocakları etrafında toplamışlardır. Yani Türklerin Müslümanlığı benimsemesinde esas olarak tasavvuf akımının ve onun yarattığı tarikat temsilcisi sufi dervişlerin etkili olduğunu görmekteyiz.(5)

{Ancak yukarıda bahse konu olan durum tamamen büyük göçebe halk yığınları ile ilgilidir. Türklerin elit ve aristokrak kesimi geniş halk yığınlarından daha kolay ve çabuk Müslümanlaşmıştır. Bu kesimin bu denli kolay ve çabuk Müslümanlaşmasında etkili olan nedenler siyasal ve ticaridir. Nitekim tarihçi Faruk Sümer, Türkler ve Araplar arasındaki ticari ilişkilerin Türklerin İslamlaşmasındaki en önemli etkenlerden olduğunu belirtmektedir. (6 }

Araştırmacı yazar Cemal Şener, Türklerin mistik yolla İslamlaşmasıyla ilgili olarak şöyle bir saptamada bulunmaktadır:

“ 9. – 10. yüzyılda Türkistan’ı adım adım arşınlayan dedeler, babalar, atalar tıpkı şaman dedeler gibi ilahiler okuyan veya Budist din adamları gibi menkıbeler, nasihatler anlatan, halkı etkileyen ve halk üstünde sevgi ve saygıdan kaynaklanan nüfuzları olan kimselerdi.

Daha sonra bu dedeler, babalar göçlerin başında uzun ve yorucu yolculuklar sonucu Anadolu’ya ulaştılar. Bu kimseler Anadolu’da dede, baba, abdal, gazi gibi benzer ad ve unvanlarla Orta Asya’daki misyonlarını sürdürmek için dergahlarını açıp 72 millete, 18 bin aleme seslenmeye başladılar. Anadolu’da oluşan; Hacı Bektaş Veliler, Abdal Musalar, Sarı Saltuklar, Taptuk Emreler, Yunus Emreler bu coşkun ırmağın Anadolu’daki kollarıdır.” (7)

İslamlaşan göçebe ve geniş halk yığınlarından oluşan Türklerin hemen hemen tamamına yakını başlangıçta tasavvufi içerikte ve aynı zamanda muhalif bir İslam ekolü olan Yesevilik – Alevilik – Bektaşilik – Kızılbaşlık çizgisindeydiler. Bunun apaçık kanıtlarından biri de Dede Korkut Öyküleridir. Dede Korkut Kitabı’ndaki Alevi inancına dair derin izler İslamlaşan ilk Türklerin Alevi / Batıni çizgide olduğunu göstermektedir. Nitekim Kazan Oğlu Uruz, ağaçla şöyle söyleşir:

“ Ağaç ağaç der isem sana, üzülme ağaç,

Erlerin şahı Ali’nin düldülünün eyeri ağaç,
Zülfikar’ın kını ile kabzası ağaç,
Şah Hasan ile Hüseyin’in beşiği ağaç.” ( 8 )

Emevi – Abbasi – Arap İslam anlayışı çok küçük bir azınlık olan aristokrat, elit ve tüccar sınıf arasında yayılmıştır. Bu azınlık grup ellerindeki parasal, ticari ve siyasal gücü kullanarak geniş halk yığınları üzerinde egemenlik kurup onları da kendi İslam anlayışlarına çekmek için olağanüstü çaba harcamışlar, bunu gerçekleştirmek için de devlet erkini kullanarak büyük baskılar uygulamışlardır. Bu baskıların sonucunda kimi Türkmen toplulukları zahiren Sünnileşmiş ve fakat gerçekte Alevi / Batıni kimliklerini gizliden gizliye de olsa korumuşlar ve sürdürmüşlerdir. Bugün dahi Anadolu’nun kırsalında yaşayan Sünni Türkler ile Alevi Türkler arasında inanç ve gelenek açısından ciddi bir fark yoktur. Kentlileşen Sünnilerin eski Şamani izlerden hızla sıyrıldığı, özellikle Diyanet İşleri’nin ve kimi İslamcı cemaat ve tarikatlerin olağanüstü baskı ve propagandalarıyla Arap – Emevi – Abbasi / Vahhabi İslam anlayışına doğru sürüklendiği görülmektedir. 1980 sonrası hız verilen köylere cami yapılması hareketi ile Diyanet’in atadığı imamların Sünni Müslüman Türkleri “ şirk ” diyerek Şamani geleneklerden arındırma çabası ne acı ki etkili olmaktadır. Anadolu halkı yüzyıllardır sürdürdüğü şamani geleneklerini İslam’a aykırı olduğu yönündeki Diyanet telkinleri nedeniyle terk etmektedir. Anadolu halkı bin yıldır yaşattığı geleneklerini 21. yüzyıla kadar dirençle ayakta tutmuş, Alevisi Sünnisi ile Türklük değerlerine sahip çıkmıştır. Diyanet’in imamları, dilek ağacına bez bağlamanın, kurşun döktürmenin, yatırlara mum dikmenin, eşiğe oturmamanın, mezar ziyeretlerinin, mezar taşlarına ölenin resmini koymanın, büyük dağ ve taşları kutsamanın vb. İslam’a aykırı olduğunu telkin ederek Türk ulusunu binlerce yıllık köklerinden koparmaya çalışmaktadır. Bu çalışmanın varacağı yer Araplaşmaktır. Açıkça ifade edelim ki, Diyanet’in yaptığı bir kültür katliamıdır. Bu bir insanlık suçudur. Diyanet, Türklüğü katletmektedir. Diyanet imamlarının büyük çoğunluğu gönüllü Arap misyoneridir.

Diyanet İşleri’nin İslam’a aykırı dediği tüm bu kültürel unsurlar, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar bütün Türk dünyasında yaşatılan Türklüğün ulusal değerleridir. Türk ulusu bu çabalara karşı büyük bir direniş sergilemektedir. İmamların saçma sözlerine karşın dilek ağaçlarına bez bağlamaya, kurşun döktürmeye, büyük dağ ve taşları kutsamaya, ölünün ardından bir şaman geleneği olarak yedinci, kırkıncı günlerde ve yıl dönümünde anma törenleri düzenleyerek, mevlüt okutmaya, mezar ziyaretlerine önem vermeye, yatırlara mum dikmeye vb. devam etmektedir. Ancak üzülerek belirtelim ki, Sünni Türklerdeki direniş Alevi Türklere göre daha zayıftır. Aleviler direniş noktasında çok daha kararlı ve güçlü bir yapıya sahip bulunmaktadır. İşte bu yüzden Alevilik, Türklüğün Anadolu’daki yüz akıdır. Alevilik, Türklüğün sığınağı ve korunağıdır. O halde Aleviliğe sahip çıkmak Türklüğe sahip çıkmak demektir.

Şimdi Anadolu Aleviliği ile eski Türk inançları arasındaki bağları daha net bir biçimde ortaya koyalım.

Anadolu Alevilerindeki semahın kaynağı teolojik olarak Kırklar Meclisidir. Ancak kültürel olarak ibadet sırasında raks etmenin kökeni tamamen Şamanidir. Kamlar / Şamanlar ayin sırasında bugün Anadolu Alevilerinin yaptığı semah gibi raksederlerdi. Hoca Ahmet Yesevi’nin Divan -ı Hikmet’inde, Yesevi tarikatı dervişlerinin okunan şiirler ve çalınan kopuzlar eşliğinde ibadet sırasında raks / sema ettikleri belirtilmektedir. Bugün hala Altay’da kamlar, ayin sırasında semah dönmektedirler.

Anadolu Alevilerinin cem ayini sırasında mum ve ateş yakmalarının da kaynağı kamcılık inancıdır. Altay’da, Hakasya’da, Tuva’da, Yakutistan’da, Çuvaşistan’da Türk kamları ateş yakarak ve ateşin etrafında semah dönerek / raks ederek ayin yapmaktadırlar. Ateşe dua etme geleneği de kamcılıkla ilgilidir.

Alevi / Bektaşi cemlerinde içki içilmesi / dolu / dem alınmasının teolojik kökeni yine Kırklar Meclisidir. Dem almanın teolojik kökenine daha önceki bölümlerde değinmiştik. Demin kültürel kökeni elbette ki kamcılıktır. Kam ayinlerinde Türk Tanrıları için, koruyucu ruhlar için “arak / rakı ” dan veya kımızdan saçı saçılır ki bu da kansız kurban sayılırdı. Anadolu Alevi / Bektaşileri cem sırasında içilen içkiye, içki, rakı, şarap vb. adlar vermeyip doğrudan doğruya dolu / tolu veya dem adını vererek onu kutsamaktadırlar. Kam ayinlerindeki içkiler de kutsanmakta ve kurban hükmünde değerlendirilmektedir. Alevilerde her tören için kurban kesilmesi koşuldur. Bu kurban, kesilen havyan dışında kansız lokmalar da olabilmektedir. Bunlar evden getirilen yiyecekler ile bağış olarak verilen paralardır. Eski Türklerde, süt, kımız, yağ, buğday, darı, şarap, tüccar topluluklarda ise para vb. kurban ( saçı ) olarak verilirdi. Her dinsel törende eski Türklerde olduğu gibi Anadolu Alevilerinde de mutlaka kanlı veya kansız kurban koşuldur. Eski Türklerde en makbul kurban attır. Attan sonra ise koyun gelmektedir. Alevilerde ise koç kurban etmek yeğlenir. Kesilen kurbanların kanlarının yere damlatılması eski Türklerde olduğu gibi Anadolu Alevilerinde de günah kabul edilmektedir.

Kamcılık ile İslam’ın bir bireşimi olan Yesevilikte de kurbanın kemikleri kanı ile birlikte derin bir çukura gömülmekteymiş. Kurban töreninin son kısmında ise; içki sunma ve büyük bir yemek ziyafeti olurmuş. Bu sırada muazzam büyüklükteki tulumlar dolusu kımız içilirmiş.( 9 )

Anadolu Alevileri de kesilen hayvanın kemiklerini kırmayı günah saymaktadır. Çünkü hayvanın canının kemiklerinde barındığına inanılmaktadır. Eski Türklerde olduğu gibi Anadolu Alevilerinde de kurbanın kemikleri kanı ile birlikte derin bir çukura gömülmektedir.

Anadolu Alevi / Bektaşilerinde ibadet sırasında ve yaşamın her alanında kadın erkek birlikteliği esastır. Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin kurduğu Yesevilik tarikatında da egemen İslam anlayışına göre yasak olan kadın erkek birlikteliği esastır. Yesevi dervişleri kadın erkek birlikte sema ederek / raks ederek Tanrı’yı anmak için zikir törenleri yapmışlardır. Hatta Yesevilerin bu nedenle dönemin egemen İslam anlayışını savunan çevrelerce dışlandıkları, haklarında bugün Anadolu Alevileri için hala söylenmekte olan iğrenç iftiraya benzer iftiraların üretildiği bilinmektedir. Kadın ve erkeğin aynı anda ve mekanda birlikte bulunmalarına ve Tanrı’ya ibadet etmelerine tahammül edemeyen egemen İslam anlayışına mensup çevrelere cevap oluşturmak üzere Pir Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin bir tutam pamuğun içine bir ateş parçası / köz koyduğu ve bunu o iftiracılara gönderdiği, pamuğun içindeki ateşin / közün pamuğu yakmadığı ve bunun Pirin kerametiyle vaki olduğu anlatılmaktadır. Bilindiği gibi şeriatçı çevreler bugün hala kadın ve erkeği ateş ile baruta benzetmekte, birlikte olurlarsa mutlaka ateşin barutu yakacağını söylemektedirler. Bu benzetmeden hareketle kadın ile erkeği sadece ibadet sırasında değil, hemen hemen yaşamın her alanında mümkün olduğunca birbirinden koparmaktadırlar. Ama şuna bir türlü yanıt verememektedirler. Sünni İslam anlayışına göre gerçekleştirilen hac ibadeti sırasında Kabe’nin çevresinde kadın erkek birlikte, aynı safta namaz kılabilmektedirler. Nedense oradaki birliktelikte bir sakınca görmemektedirler. Eski Türk töresinde ve inancında kadın ve erkeğin daima birlikte olduğunu, aralarında bir ayrım olmadığını hatta kimi zaman kadınların daha ön planda bulunduğunu bilmekteyiz. İşte Anadolu Alevi / Bektaşileri atalarından devraldıkları bu Türklük özelliğini sürdürmektedirler. Ayin sırasında kadın erkek birlikte Tanrı’ya niyaz etmektedirler. Semaha durup hep bir ağızdan deyişler söylemektedirler. Anadolu Alevi / Bektaşilerinde insanlar kadın veya erkek oldukları için değil, sadece insan oldukları için, ya da bir başka deyişle can oldukları için değerlidirler. Bundan dolayıdır ki, yaşamın her alanında olduğu gibi ayin sırasında da birliktedirler. Yine Anadolu Alevi / Bektaşileri kadını kara çarşaflar veya onun özgürlüğünü kısıtlayan kimi örtüler içine hapsetmeyi de reddetmekte, Türk kültürünün gereklerine uygun bir giyim kuşamı yeğlemekte, bu giyim kuşamı günlük yaşamlarında ve ibadet sırasında kullanmaktadırlar. Kentlileşen Alevi / Bektaşiler de kent yaşamının gereği olan çağdaş giyim kuşamı benimsemektedirler.

Alevi / Bektaşiler, müziği ibadetlerinin ayrılmaz bir parçası olarak görmektedirler. Alevi / Bektaşi Cemlerinde çalınan bağlama ve saz Türklüğün tarihsel ve ulusal çalgısı olan kopuzun devamıdır. Alevi / Bektaşiler, bağlama / saz / kopuz için ” Telli Kur’an” tabirini kullanmakta ve onu kutsamaktadırlar. Eski Türklerin de ibadet sırasında müziğe yer verdikleri, kopuz ve davul çaldıkları bilinmektedir. Kamların davul ve kopuzlarının da kutsal addedildiği tarihen sabittir. Dede Korkut Öykülerinde gördüğümüz Türk Bilgesi elinde kopuzuyla deyişler söylemekte ve halka öğütleriyle yol göstermektedir. Telli Kur’an’ın Alevi / Bektaşilerin yaşamındaki yeri o derece büyük bir öneme sahiptir ki, hemen hemen her Alevi / Bektaşinin evinde bu telli Kur’an’dan bulunmakta ve Alevi / Bektaşiler yeni yetişen kuşaklara bağlama / saz / kopuz çalmayı özenle ve büyük bir önem atfederek öğretmektedirler. İşte bu özellik de binlerce yıllık görkemli Türk kültürünün Alevi / Bektaşilerce yaşatılmakta olduğunu gösteren eşsiz örneklerden biridir.

Alevi / Bektaşi inancı ile eski Türk inançları arsındaki derin izlere ve güçlü bağlara bir diğer örnek de cenaze / ölü gömme biçimidir. Özellikle Tahtacı Türkmen Alevileri hala eski Türk inançlarındaki gibi ölülerini kimi eşyasıyla birlikte gömmektedirler. Ege ve Akdeniz bölgesindeki Tahtacı Türkmen köylerinde cenazeler yatak ve yorganla ve kıyafetleriyle birlikte defnedilmektedir. Bilindiği gibi Kamcı Türkler de ölüyü yeniden dirileceği inancının bir gereği olarak eşyasıyla birlikte gömmekteydiler.

Alevi / Bektaşi yolunun manevi liderleri olan dede / babaların eski Türklerdeki kamların / baksıların / dedelerin ( Dede Korkut’u anımsayalım.) / şamanların devamı olduğunda hiç kuşku yoktur. Tıpkı Alevi / Bektaşilerdeki
( Babagan kolunda uygulama farklıdır.) dedelik gibi eski Türklerde de istisnai durumlar olmakla birlikte kamlık soydan geçmekteydi. Türk oymakları şamanlara / kamlara yaptıkları hizmetler karşılığında armağanlar verirlerdi. Kamlar, ne verilirse kabul ederlerdi. Anadolu Alevi / Bektaşilerinde de dede / babalar taliplerinden tamamen gönüllülük esasına bağlı olarak “ hakkullah “ veya “ çerağlık “ adı altında mal ve para alırlar, bunları ocağın / dergahın giderleri için ve kimi hayır işlerinde kullanırlar. Tıpkı kamlar / şamanlar gibi dedeler de tümüyle hafızaya dayanarak binlerce nefes / deyiş / dua gibi Türk halk kültürüne ait sözlü birikimi kuşaktan kuşağa aktarırlar. Dedelerin cem törenlerinde kullandıkları “ asa “ veya “ tarik “ de kamların / şamanların ayin sırasında kullandıkları asayı anımsatmaktadır. Alevi cemlerinde adına; serdeste, tarik, erkan, zülfikar ve alaca değnek denilen asa bulunur. Dede bu asa ile taliplere dua eder.( 10 )

Bektaşi babalarındaki özel giysiler de kamların özel giysilerini anımsatmaktadır. Şamanlar ayinlerde kırmızı kumaştan hazırlanmış külahlar giyerler. Anadolu’da da bazı yörelerde dedeler cem törenlerinde kırmızı renkli börk, taç veya başlık giyerek cem ayinini yürütür. Taç dışında hırka da Şamanlarda ve Bektaşilerdeki ortak giysilerden biridir. Bektaşilerdeki hırkalar özel olarak hazırlanır; dikişleri ve her bir unsuru dinsel ve ahlaki bağlamda kimi simgesel anlamlara sahiptir. Şamanların giysileri de dinsel anlamı bulunan kıyafetlerdir.

Anadolu Alevi / Bektaşilerinin gülbenkleri ( dua ) de kam duaları gibidir. Aralarındaki benzerliğin görülmesi açısından bir kam duası ile bir gülbenki verelim:

“Sizden medet diliyorum. Kara bıyıklı ata evliya ! Hu … ey ! Bektav Ata, Bekata Behiç Ata yardım et ! Çakmak Ata evliya, Koçkar Ata evliya, sizden medet diliyorum. Hu…ey ! Evliya Ata Evliya… Sizden medet diliyorum. Tekdurmuş Ata evliya. Karahan Baba yardım et ! Hu… ey ! “ ( 11 )

Aradan geçen yüzyıllara karşın hala devam eden muhteşem biçimsel ve yazınsal / edebi benzerliğe dikkat edelim. İşte bir Alevi dedesinin taliplerine verdiği dua:

“ Allah.. Allah.. Hizmetleriniz kabul ola, muratlarınız hasıl ola, Muhammed Ali ehlibeyt katarından, didarından ayırmaya… Adlarını zikrettiğimiz 12 İmamların himmeti üzerinizde ola. Diliniz dert görmeye. Dil bizden, nefes Hz. Hünkar’dan ola… Gerçeğe hu…” ( 12 )

Kamcılıkta görülen; iradi olarak kendini kurban etme ve simgesel ölümler, “ Ölmeden önce ölmek” ve “ kendini manevi olarak kurban etme “ biçimine bürünerek Anadolu Aleviliğine taşınmıştır. Türk – Moğol boylarından Buryatlardaki; genç kam adayının keçe üzerine oturtulup havaya kaldırılması ve bu tören sonucu kam adayının kam kabul edilmesi geleneği benzer biçimde Antalya – Isparta Tahtacı Alevilerinde “ mürebbi ” seçilmesi töreniyle yaşatılmaktadır. Mürebbi seçilen kişi “ ak keçe “ üzerine oturtulup üç kez havaya kaldırılmaktadır. Bu sırada “ Allah, Muhammed, Ali “ denilmektedir.

Burada sadece bir bölümünü verebildiğimiz eski Türk inançları ile Anadolu Aleviliği arasındaki benzerlik, benzerlikten öte bir özdeşlik noktasındadır. Bu özdeşliği Anadolu Alevilerinin yaşamlarının her anında apaçık bir biçimde gözlemlemek mümkündür. Bu benzeşim ve özdeşliği yadsıyan, reddeden, başka biçimde yorumlayan veya görmezlikten gelenlerin güneşi balçıkla sıvamaya güçleri yetmeyecektir. Anadolu Aleviliği, binlerce yıllık şanlı ve görkemli Türk kültürünün egemen Arap / Emevi / Abbasi İslam’ına karşı direnişidir. Bu direnişin yoğurduğu ve doğurduğu Alevi / Bektaşi kültürü sadece Türk halklarının değil, bütün insanlığın evrensel kültür mirasıdır. Özünde yüce İslam dininin yüksek ahlak ve insan sevgisini, Türk halklarının insancıl / hümanist geleneğini taşıyan Alevi / Bektaşi inancı ve kültürü tüm insanlığın özlemle beklediği küresel barışın ve kardeşliğin adresidir. Bu nedenledir ki, her Alevi / Bektaşi yüzyıllardır süren baskıların getirdiği gizlenmenin kabuğunu kırıp tüm baskı ve katliamlara karşın kahramanca ve mümince yaşattığı inancını ve kültürünü artık büyük bir kararlılık ve özgüvenle tüm dünyaya tanıtmak için uğraş vermelidir. Bu; insansal, dinsel ve ulusal bir görevdir.

Dipnotlar:

1. Ramazan Şeşen, Onuncu Asırda Türkistan’da Bir İslam Seyyahı İbn Fadlan Seyahatnamesi Tercümesi, s.30.
2. Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin ABC’si, s.21 – 53.
3. W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s.30, Aktaran: Orhan Türkdoğan, Türk Tarihinin Sosyolojisi, s. 191.
4. Mehmet Eröz, Eski Türk Dini ( Gök Tanrı İnancı ) ve Alevilik – Bektaşilik, s. 10.
5. Cemal Şener, Türklerin Müslümanlıktan Önceki Dini Şamanizm, s. 74 – 75.
6. Faruk Sümer,” Türkler İslamiyet’e Nasıl Girdiler ? “, And, sayı 7, 3 Aralık 1983, s. 5.
7. Cemal Şener, age, s. 75.
8. Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, s. 44.
9. Cemal Şener, age, s. 80.
10. Cemal Şener, age, s. 77.
11. Cemal Şener, age, s.79.
12. Cemal Şener, age, s.79.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s