Dokuz Oğuz Menkıbesi

Bu menkıbe bize hem çin kaynakları, hem de iran kaynakları tarafından aktarılıyor. Bu durum da gösteriyor ki bu menkıbe eski Türklerce çok önemliydi. Çünkü, Türklerce büyük bir öneme sahip olmayan bir şey, çin ve iran gibi milletlerin dikkatini çekemezdi. Bundan başka bir menkıbeyi gerek Çinlilerin ve gerek İranlıların doğrudan doğruya Türklerden aldıkları da açıktır. Birbirinden bu kadar uzak bulunan bu iki milelt, bu menkıbeyi birbirinden alamazlardı.
Bu menkıbeye göre, Dokuz Oğuzlar evvelce Kumlançu adı verilen bir ülkede otururlarmış. Burada Tuğla ve Selenga aslı iki ırmak akarmış. bir gece oradaki iki ağacın üstüne, gökten bir nur sütunu indi. Bu ağaçlardan biri sümü, yani huş yahut kayın ağacı (bouleau) diğeri kasuk (yani Cihangüşa’ya göre çamfıstığı, Mahmud Kaşgari’ye göre fındık) ağacı idiler. (Bu ağaçların ileride görülecek olan dini ve sihri güçleri bu nurdan gelmiştir.) Bu ağaçlardan birinin karnı şişti. Dokuz ay ongün sonra ağacın karnında bir kapı açıldı. İçeride ağızlarında gümüş emzikler bulunan beş erkek çocuk göründü.
Daha çocuklar doğmadan, bu ağaçların etrafında otuz ayak yarıçapında gümüşten bir daire meydana gelmişti. Ağaçlardan musiki sesleri işitilirdi. (Musikinin dini ve sihri bir kudrete sahip olması da buradan geliyor.) Gökten inen nur sütunu, orada yeşimden bir kaya meydana getirmişti. (Yeşim’in dini ve sihri kudreti de buradan gelir.) O civardaki Türkler bu çocukları büyüttüler. İsimlerini Sungur-Tigin, Kotur Tigin , Tükel Tigin, Or Tigin, Bogu Tigin koydular. Bunlar on beş yaşına gelince, baba ve analarını sordular. Türkler onları o ki ağacın yanına götürdüler. “İşte bunlardan biri babanız biri de ananızdır” dediler. (Huş ağacının baba, çamfıstığının ana olması gerektiğini ileride göreceğiz.) Çocuklar bu ağaçlara büyük bir saygı gösterdiler. “ Sevgili anamız, babamız” diye içten sevgilerini sundular. O zaman ağaçlar da, dile gelerek çocukları hakkında hayır duada bulundular.
Nihayet bir gün halk toplanarak Bogu Tigin’i, Han seçtiler. Çünkü Bogu, her boyun dilini ve obalarının sayısını biliyordu. Bogu’nun üç kargası vardı ki, her yerde olup biten şeyleri kendisine haber verirlerdi. (Çocukların hâlâ kargalardan haber sorması bundan ileri gelir.)

Bogu Tigin bir gece rüyasında, beyazlar giyinmiş ve elinde beyaz bir asa tutan aksakallı bir adam gördü. Bu ihtiyar, fıstık şeklinde bir yeşim taşı göstererek (semavi nurdan meydana gelen kaya olmalı) “Türkler bu Kut Dağı’nı ellerinde tuttukça, dört bucağa egemen olacaklardır” dedi.
Bogu Han bir gece otağında uyumak için yatağına girmişti. Birdenbire pencerenin açıldığını, içeriye semavi bir kızın girdiğini gördü. Bu kız, meleklerden daha güzel, perilerden daha çekiciydi. Bogu Han neye uğradığını anlayamadığından gözlerini kapayarak kendisini uyuyormuş gibi gösterdi. Kız sağa döndü, sola döndü. Genç Hakanı uyandırmak için çok çalıştı. Fakat bir türlü uyandıramadı. Nihayet ümidini keserek pencereden çıkıp gitti. Ertesi gece kız yine geldi. Genç Hakan yine kendisini derin bir uykuya dalmış gibi gösterdi. Kız, yine bu uykucu hükümdarı uyandıramayarak geri gitti. Sabah olunca Bogu Han, kızın yine geleceğini düşünerek buna bir çare bulmak üzere işi vezire açtı. Vezir dedi ki: Hakanım bunda korkacak bir şey yok. Belki hepimizin sevineceğimiz bir hayırlı iş var. Bu kız bir ilahe olmalı. Gelişi size kutlu bilgileri öğretmek içindir. Yarın gece yine gelirse, artık kendinizi uykuda göstermeyiniz. O zaman, ne için geldiğini anlarsınız.” Üçüncü gece, kız yine geldi. Fakat bu kere Bogu Han onu, saygıyla karşıladı ve ona bir ilaheye sunulması gereken saygıyı gösterdi. Bu kız (vezirin keşfettiği gibi) gerçekten bir ilahe idi. Bogu Han’a yeni bir din öğretmek için gelmişti.
Gök Kızı, Bogu Han’a “Arkamdan gel” dedi. Genç hükümdar ilaheyi izledi. Az gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler. Nihayet Ak Dağ’a ulaştılar. Orada Bogu Han’a yeni dinin gizli gerçeklerini anlatmaya başladı. Bundan sonra her gece Gök Kızı otağa gelir, Bogu Han’ı, Ak Dağ’a götürürdü. Bu hal yüzlerce gece devam etti. Bogu Han yeni dinin bütün sırlarını öğrendi ve bütün dini ve sihri kudretlere ulaştı. Bir gece, artık bu esrarengiz konuşmaların son gecesi idi. Gök Kızı veda ederken, dedi ki: “Yerde, gökte ne varsa hepsini öğrendiniz. Ben artık gelmeyeceğim. Yarından itibaren dünyanın dört bucağını fethe başlayınız ve gösterdiğim yolda adalet yapınız. Size öğrettiğim gerçekleri her tarafa yayınız.”
Sabah olunca Bogu Han kardeşlerini çağırdı. Her birini bir orduya tayin ederek, bunları dört bucağın fethine gönderdi. Kendisi de büyük bir ordu ile Çin’in üzerine yürüdü. (Dört bucağın din kutsiyetini de ileride göreceğiz.) hepsi seferlerinde başarılı oldular. Bogu Han kardeşlerine demişti ki; “ Tabi insanlar ve güzel hayvanlar ve bitkiler gördükçe daima ileri gidiniz. Fakat aşı insan vücudu hayvan yahut başı insan vücudu hayvan olan çirkin yaratıklar görmeye başladığınız anda, artık ilerlemeyiniz. Çirkin yaratıklı ülkeler bize yaramaz.” Bogu Han, çirkin olan yaratıkları egemenliği altına almak istemiyordu. Türklerde estetik zevkin eskiliği bununla da anlaşılır. Nihayet kararlaştırılan zamanda Balasagun sahrasında bütün ordular toplandı. Bogu Han esir edilmiş bütün hükümdarları birer birer huzuruna kabul etti. Bunlar hepgüzel çehreli, fikirli dirayetli insanlardı. Hepsini yine yerli yerine kendisine tabii birer hıdiv olmak üzere iade etti. Yalnız Hint hükümdarı çirkin bir adam olduğu için huzuruna kabul etmedi. Onu hidiv olarak memleketine de göndermedi. (Bogu Han dini, estetik bir din olduğu için Bogu Han çirkinleri hükümdardık mevkiine layık görmüyordu.)
Bogu han’dan otuz göbek sonra, torunlarından Yolun Tigin tahta çıktı. O zaman Çin’de Tang sülalesi hâkimdi. Çinliler Türklerden korktukları için Fağfur, Kie-Len adlı kızını, hakanın oğlu Galı Tigin’e göndermeye karar verdi. Bir elçiyle birlikte prensesi gönderdi. Elçi yolda Türklerin güç ve büyüklüğünün Kut Dağı adlı bir yeşim kayadan ileri geldiğini öğrendi. Yulun Tigin’e dedi ki: “ hükümdarlarım size en kıymetli mücevherini gönderdi. Siz de karşılık olarak ona bir hediye göndermek isterseniz, bize makbul geçecek Kut dağı kaya parçasıdır. Bu kayanın sizce hiçbir kıymeti yoktur. Bunu hükümdara hediye ederseniz çok makbule geçer.” Yulun Tigin, Çin medeniyetine kendi milli kültüründen daha fazla değer veren milliyetsiz bir hükümdardı. Kut Dağı’nın otuz nesilden beri Türklerin mukaddes bir ziyaret yeri olduğunu bilmiyordu. Türklerin milli mefkûresi adeta bu yalçın kayada somutlaşmıştı. Yulun Tigin bu milli timsali bir kızın bedeli olarak Çin hükümdarına vermekte hç bir sakınca görmedi. Yalnız bunu nasıl götürebileceklerini sordu. Çin elçisi kayanın etrafına odunlar yığdı. Üzerine fıçılarla sirke döktü. Odunları teşe verince, kaya parça parça dağıldı. Elçi bu parçaları dikkatle toplatarak arabalarla Çin’e sevketti. Orada sihirbazlar bunu yağma ettiler. Her parçası, dünyanın her bir köşesine gitti. Bunun bir parçası nereye gittiyse orada feyiz bereket, mutluluk meydana geldi. Türk yurdu ise aksine bütün bereket ve mutluluğunu birden kaybetti. Kut Dağı gidince, Kamlançu’da bütün yeşillikler sarardı. Irmakların, derelerin suyu çekildi. Gökyüzünün rengi değişti. Bir kasvet başladı. Bütün kuşlar, yabani hayvanlar, ehli hayvanlar, hatta memedeki çocuklar “göç, göç göç” diye bağrışmaya başladılar. Bir taraftan salgın hastalıklar insanları kırıyordu. Yedi gün sonra Yulun Tigin öldü. “göç!” sesleri devam ediyordu. Türkler anladılar ki bu ülkenin Yer-Sular’ı artık kendilerinin orada kalmasını istemiyor. Çadırlarını yıktılar. Eşyalarını, çoluk çocuklarını hayvanlara yüklediler. Göç etmeğe başladılar. Akşam olunca “göç” sesleri duruyor, sabahla beraber tekrar başlıyordu. Turfan ülkesine kadar “Göç” çığlıkları devam etti. Orada artık bu sesler kesildi. Demek ki buranın Yer-Sular’ı kendilerini kabul ediyordu. Turfan’da yerleştiler. Beş ordunun torunları galiba beşli teşkilatı koruyorlardı. Bundan dolayı olacak ki buraya Beş-Balık, yani beş şehir adını verdiler.
Bu menkıbe kut’un ortaya çıkışını bildirdiği gibi, Türklerin ilk göçünün de kut’a kıymet vermemelerinden dolayı meydana geldiğini açıklıyor. Bizans tarihçilerinin rivayetine göre, Avrupa’ya gelen Hunların önünde köpeğe benzer bir hayvan kılavuzluk edermiş ve “göç göç göç!” diye bağırırmış. Türkler ne zaman milli kültüre kıymet vermeyerek yabancı kültüre kıymet vermişlerse ve kendi milletlerini beğenmeyip başka milletlerin taklitçisi ve övgücüsü olmuşlarsa, böyle bir göç felaketine uğramışlardır. Kut Dağ, milli vicdanın bir örneğinden başka bir şey değildi. Onu Çinlilere feda etmek, gayet büyük bir günahtı. Göç, bu günahın kefareti idi.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s