2 | Kabilecilik Toplumsal Muhalefet Doğurdu

Kabilecilik toplumsal muhalefet doğurdu
Hz. Ali taraftarlığını tanımlayan Aleviliğin Arabistan dışında da yayılıp benimsenmesi, dini siyasal bir baskı aracına dönüştüren Emevi iktidarına karşı yürüttüğü toplumsal muhalefet sayesinde oldu
Irak’ın Necef kentinde bulunan Hz. Ali türbesi uzun dönem İslamiyeti benimseyen Türkler tarafından korundu.
İslâmiyet’in içinde bir  “yan tutma” ,  “taraf olma”  hali olan Aleviliğin ortaya çıkışını anlayabilmek için önce İslâmiyet’in indirildiği coğrafyaya ve oranın sosyo-ekonomik hatta kültürel yapısına göz atmak gerekiyor.
Günümüzde bazı kişi ve grupların Müslümanlık derecesinin  “yüksekliğini”  belirtmek için sıkça inancını özdeşleştirdiği Hira Dağı’nın, yani Kur’an-ı Kerim’in ilk vahyinin indiği kutsal mekanın bulunduğu, İslâm dinini tebliğ etmesi için  “Allah’ın elçisi” olmakla görevlendirilen Hz. Muhammed’in yaşadığı Arabistan’ın, son peygamber ve son dini  “Cahiliye”  anlayışıyla karşıladığı biliniyor.
Hristiyanlığın başlangıcından İslâmiyet’e kadar süren Cahiliye Devri’nin karakteristiği adından da anlaşılacağı gibi  “bilgisizliktir”tir. Bu ifade bir topluma mal edilmeye çalışılan aşağılayıcı sıfat değil, Arabistan’ın coğrafi konumundan kaynaklanan ve devrin koşullarında  “doğal”  karşılanması gereken sonucun tanımıdır. İnsanlığın gelişiminden uzakta kalmak, gerikalmışlık, dış dünya ile ilişki kuramamanın getirisidir.

Sınıf çatışması
Bütün sosyal, kültürel ve ticari ilişkilerini kendi içinde sürdüren Arabistan’daki en belirgin vak’a kabileciliktir.
Şemsettin Günaltay, Belleten’de yayımlanan,  “Selçukluların Horasan’a İndikleri Zaman İslâm Dünyasının Siyasal, Sosyal, Ekonomik ve Dini Durumu”nu anlatan makalesinde kabilelerin meşru geçim yöntemlerinden birinin  “gazve”  olduğunu aktarır ki  “gazve”  soygun, talan ve gaspı da kapsayan savaşlara verilen addır.
Bu sert ve sınır tanımaz rekabetin tarafları Güney Arabistan’daki Haşimiler ile Kuzey Arabistan’da bulunan Emeviler arasındaki çekişme, hem İslâmiyet’in yayılması, hem Müslümanlar arasındaki ilk ayrılıkların ortaya çıkması, hem de konumuz olan Aleviliğin felsefi oluşumunu etkileyecektir.
Zengin Emeviler’in daha zayıf durumdaki Haşimiler’e mensup Hz. Muhammed’in peygamberliğini benimsememeleri ve tebliğ ettiği dine karşı kanlı bir mücadeleye girişmelerini yorumlayan kimi araştırmacılar, meseleyi  “zengin-fakir mücadelesi”  veya  “sınıf çatışması”  boyutuyla incelemek gerektiğini savunur.
Emeviler’in İslâmiyet’i ancak bütün Arabistan’a yayılmış bir  “güce”  dönüştükten sonra kabul etmelerine bakılırsa, bu tahlilde haklılık payı olduğu görülür.
Rıza Zelyut’un  “Öz Kaynaklarına Göre Alevilik”  adlı çalışmasında kullandığı ifade ile  “İslâmiyet’in Arabistan’a egemen olup kurumlarını oluşturmasıyla birlikte, bu kurumlarının yönetimini ele geçirebilmek için ekonomik kesimler arasında mücadele başladı. Arap egemen kesimi, Müslüman olduktan sonra, yeni devletin yönetimini ele geçirme savaşımına başladı.”
Hz. Muhammed önderliğindeki Müslümanlar’ın karşısında giderek güç kaybeden Ebu Süfyan ve oğulları, Medine’nin alınmasıyla birlikte İslâmiyet’e geçtiklerini bildirmelerine karşın iki kabile arasındaki üstünlük mücadelesinin sona ermemesi bu kabulün  “iman etmek”  olarak algılanamayacağını en başından gösterir. Kaldı ki zaman içinde Emeviler’in siyasi egemenliği ele geçirmeleriyle birlikte, sadece İslâmiyet değil kanlı çatışmalar da Arabistan sınırlarını aşar, Horasan’a kadar yayılır.

Müslümanlar arasında ayrılık
Yakın zaman öncesine kadar İslâm’daki ilk ayrılıklar sadece kabile taraftarlığı çerçevesi altında ele alınırken, yakın zamanda kimi araştırmacılar kabile taraftarlığını belirleyen unsurlar üzerinde de durmak gerektiğine dikkat çekti ve İslâmiyet’in yayıldığı alanlardaki  “sınıf çatışması”nı gündeme getirdiler.
Alevilik, özellikle de kültürel direnişlerle sembolleşen Türk Aleviliği, birbirinden bağımsız olmayan ama birbirini tamamlayan bu iki zemin üzerinde şekillendi.
Hem kronolojik karışıklık yaratmamak, hem de geleneksel bakışı hatırlatmak için  “Müslümanlar arasındaki ayrılıklar”ın ilk perdesinin açıldığı  “sakife toplantısı”na dönelim.
Şia’nın tavrı, Hz. Muhammed’in son anlarında yazdırmak istediği vasiyetinin, Hz. Ömer tarafından engellenmemiş olması halinde  “hilafet”in Hz. Ebubekir yerine Hz. Ali’ye devredileceği iddiasına dayanır.
Birçok farklı tarihi kaynak Hz. Muhammed’in  “Benden sonra sizden iki kişi bile birbiriyle ayrılığa düşmesin”  veya  “Ondan sonra asla yol yitirmeyesiniz”  diyerek vasiyet yazdırmak istediği konusunda birleşir.
Ehlibeyt’i, vasiyetin yazdırılmaması kadar yaralayan diğer olay, Hz. Muhammed’in vefatından sonra, henüz defnedilmemişken, Müslümanların ileri gelenlerinin temsilci seçimine girişmiş olmalarıdır.
Hz. Ali, beraberindeki birkaç sahabe ile defin işleriyle meşgulken düzenlenen bu toplantıya tepkisini şöyle gösterir:
“Ya Ebu Bekir biz bu kadar ihmal edilecek kimseler miyiz, hiç değilse fikrimiz alınamaz mıydı?”
Hz. Ebubekir’den sonra Hz. Ömer ve Osman’ın seçimlerinin de bir nevi dayatma biçiminde olması Ehlibeyt’in kırgınlığını pekiştirir.

Tiranlaşan Arap-İslam devleti
İlk iki halife döneminde Müslümanlar hiç değilse bir arada yaşama kabiliyetini gösterebilirken, Hz. Osman’la birlikte kabileciliğe keskin bir  “U”  dönüş yapılması ayrılıkları derinleştirici rol oynar. Bu dönemde yükselen Arapçı Emevi saltanatı, İslâmi kurallardan uzak, yozlaşmış yeni bir düzen kurar. Müslümanlığın manevi değil maddi ölçülere bağlanması, Haşimilerin devlet kadrolarından uzaklaştırılması, Hz. Ömer’in  “Arabın kisrası” dediği Şam Valisi Muaviye’nin Şam’da başlattığı ve daha sonraları Irak’a da yayılan Hz. Ali’ye lanet okuma geleneği, devletin kaynaklarıyla sürdürdüğü şatafatlı saray hayatı ayrılıkları tamamen siyasi bir eksene oturtur. İslâm dünyası bir “halife”den çok  “tiran”ın boyunduruğuna girmiştir.
Hz. Ali yandaşları bu uygulamalar karşısında kendiliğinden ezilen halkın savunucusu konumuna yerleşirler. Ve Hz. Ali, dini bir makamdan ziyade, toplum liderliğini temsil eder. Yine de halife olduğu dönemdeki kaos ortamını gidermeyi başaramaz. Hatta  “Deve Olayı”  ve  “Sıffin Savaşı”, Hariciler’in ortaya çıktığı yeni birtakım ayrılıkları körükler ve Hz. Ali’nin Nahravan’da öldürülmesiyle sonuçlanan Hakem Olayı, İslâm dünyasının genelini ilgilendiren bu ayrılıkları günümüze kadar taşır.

Emperyalizme karşı duruş
Bu dönemde Müslümanlar arasında henüz inanış ve ibadet biçimlerinde farklılaşma gözlenmezken, tarihi süreç içinde İslâm devletlerinde başa geçen iktidarların  “emperyalist”  tutumu halk tabakalarında, dinini  “iktidarınki gibi olmayan”  biçimde yaşama eğilimi oluşturur. Bu tepkisel tutum, İslâm’ın  “özü”nü arayışı ve onu kendi kavradığı gibi yaşamayı içeren bir inanç sistemini yaratır.
Aleviler İslâm coğrafyasının her noktasına ulaşır ve gittikleri yerlerin kültürel, idari özelliklerine göre kendi içlerinde değişime uğrarlar. Bu anlamda İslâmiyet’i kendi birikimlerine paralel algılayan Türkler de yönetici zümreninkinden farklı  “halk Aleviliği”  sayesinde, benimsedikleri yeni dini, geçmiş kimlik özelliklerini koruyarak yaşar, yaşatırlar…

‘Yorum’ din adına bağlayıcı olamaz
“Sünniler, Hz. Peygamberin hastalığı sırasında, Ebu Bekir’i namaz kıldırmakla görevlendirişini, onu kendisinden sonra halifeliğe aday gösterdiği yolunda yorumlamışlardır. Öte yandan Şiiler Hz. Peygamber’in, Ömer tarafından yazılması engellenen vasiyetinde, Hz. Ali’yi halife göstermek istediğini iddia ederler. Tabii bunlar hep tarafların iddialarıdır.
Ortadaki gerçek şudur: Siyasal bir seçim yapılmıştır. İçine entrikalar, politik oyunlar karışsa bile, sonuç alınmıştır. Gel gör ki, bu sonuç, adeta ilahi vahiymiş gibi takdim edilmiştir.
Bilindiği gibi Ebu Bekir, halifeliğe Ömer’in getirilmesini isteyerek ölmüş, aynı şekilde Ömer, ölümünden önce içlerinde Osman’ın da bulunduğu altı kişiyi halifeliğe aday göstermiştir. Bütün bunlar eğrisi doğrusuyla siyasal sosyolojik gelişmelerdir. Fakat bakıyoruz, Sünni inanış halifelerin bu seçim sırasını, Hz. Muhammed’den sonra en mükemmel insanı tespit için bir ölçü kabul ediyor. Buna göre Hz. Peygamber’den sonra ümmetin en büyüğü Ebu Bekir, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali’dir. İslâm’ın ilahi ve evrensel prensiplerine göre, böyle bir hükmü ancak Allah verebilir. Hz. Peygamberin bile böyle bir hüküm verme yetkisi yoktur… Olay şudur: Kur’an’ın son ayeti vahyedildiği anda, din bitmiştir. Ne ilginçtir ki, vahyin son ayeti: Bugün sizin dininizi tamamladım” (Maide 3) demektedir. Bir başka ifadeyle, Hz. Muhammed’in bu dünyaya veda edişinden sonra ortaya çıkan hiçbir yorum ve yaklaşım, din adına bağlayıcı değildir. Bunların herhangi birini seçmek veya reddetmek, herkesin tabii hakkdır. Bunların hiçbiri, İslâm’ın resmi görüşü olarak takdim edilemez. Bu bakımdandır ki, bunlara mezhep, yani yorum denmiştir. “ (38)
Yaşar Nuri Öztürk / 400 soruda İslâm

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s