İskender Pala’nın Şah Ve Sultan Kitabında Alevi Kızılbaş Düşmanlığı

Zaman Gazetesi yazarı “Profesör” unvanlı İskender Pala, “Şah & Sultan” adlı kitabın yazarı… Beşyüz yıl önce olup biten olaylar üzerinden yola çıkarak Şah İsmail ve Alevi-Kızılbaşları, yani bizleri, ceddimizi, geleneğimizi, kültürümüzü, inancımızı aşağılamaya çalışıyor. Kendisi ya koca bir Alevi külliyatının farkında değil, ya da bilinçli bir Arap-Emevi militanı… Yazdığı konuya değin ne el almış, ne de nasip… Bilmesine bilmiyor da, Türkmen’e ve Türkmen’in geçmişine söverken, Türk’ün geçmişine sövdüğünü de mi bilmiyor acep!..

Bilerek sövüyor olabilir mi? Belki de Arap hayranı bir mefkûreci…

Mefkûreciler bunu hep yapar ama bu arkadaş ölçüyü çok kaçırmış. Kıyıda köşede söylenen Alevi karşıtı iftiralarının tümünü derlemiş, epey bir miktar da kendisi ilave etmiş ve “özel görevli” gibi çalakalem yazmış… Yazdıkları yenir yutulur gibi değil. Bunca kinin-düşmanlığın özel bir nedeni mi var bilemem ama kitabın başından sonuna kadar Alevi-Bektaşilere hakaret etmiş. Sadece bu da değil;  tv.lerde kanal kanal gezip “Alevileri ne kadar sevdiğini, bu yurttaşlara mumsöndü denilerek iftira edildiğini” söyleyerek kitabının ticari reklamın yapıyor. Oysa kitabında onlarca kez  “mum söndü” iftirasını ince ince kendisi tekrar ediyor!

M. Ali Erbil’in yaptığı, Pala’nın yazdıkları karşısında gerçekten çok masum kalıyor: kitap, baştan sona yalan, komplo, iftira… Alevilerle ilgili kinini, İsmail’i bahane ederek kitaba öyle bir kusmuş ki! Hem de ne kusma!

Biz çelişkileri sağaltmaya, ilkel ve aşağılık mezhep bölücülüğünden uzak durmaya, Alevi Sünni kardeşliğini tesis etmek için yana-yakıla emek vermeye devam ededuralım, Pala, ortaya çıkıp yeni yangınlar çıkarmak adına geçmiş-küllenmiş yangına körük tutuyor… Bütün içtenliğimle söylemek isterim ki, kitabın tarihi, edebi ve hiçbir sanat değeri yoktur: sıfır… Tek özelliği var: eski yaraları-çelişkileri kanatıyor, Alevilere değin iftiralara çok sayıda yenilerini ekliyor… Dini, imanı siyaseten kullananlardan etkilenmiş olmalı ki, bu arkadaş da mezhebi kullanıyor.

Yazık!

“Ya sabır” çekerek, dişlerimi sıkarak, “nasıl olur da bir insan, hem de bir üniversite hocası yazdığı konuya bu kadar yabancı ve duyarsız olur; ülkesine, milletine karşı bu kadar sorumsuz davranır? Kitabın hangi bölümden sonra objektif davranacak, düzelecek, doğruları yazacak?” diyerek ve daha bir yığın şey düşünerek kitabı baştan sona okudum.

HOCANIN KILAVUZU DİYANET!

Bir kere insan Alevi-Kızılbaşlığı ve Hatai’yi yazacaksa Alevi terminolojisini, hiç değilse bu inancın temel ritüelini olsun doğru kaynaklardan okuyup, öğrenmez mi? Bunca önemli ve nazik bir konuya biraz özen göstermez mi? Objektif tarihi gerçekleri gözetmez mi? Hatai’yi aşağılamanın, Alevi’yi aşağılamak olduğunu, gönüllerinin kırılacağını, manevi dünyalarının yıkılacağını bilmez mi? I-ıh, hiç!

A kardeşim, anlaşılıyor ki, Alevi-Bektaşileri saygıya değer bulmuyor, maneviyatlarına saldırıyorsun; peki kendine ve okuyucuya da mı saygın yok?

İsmail’e “şeyh”; taliplerine de “mürid” diyor. (Sayfa 26) oysa Alevi-Bektaşi terminolojisinde şeyh de yoktur: mürid de…

Bu silsilenin doğrusu; “şah, mürşit, pir, rehber ve talip’tir…”

Hazret Aleviliği yazıyor ama yirmi milyon Alevinin içinde danışacağı, cem, cemaat, dar görmüş, el almış, dar’dan, görümden çeçmiş cem ehli bir Alevi bulamıyor. Bulamadığı ya da danışmaya değer görmediği için de, başbakanın her konuda adres gösterdiği ulemadan birine gidiyor: DİB Y. Kurul Üyesi Doç. Dr. İlyas Üzüm’e… Kendisi bilmiyor: hem de hiç… Ama “cahil cesareti” bu olsa gerek, tutuyor hiç bilmediği bir konuda kitap yazıyor. Danışmanlığını ise yine kendi ekolünden biri olan İlyas Bey yapınca, olanlar oluyor…

Başlıyorlar şeyhliği yüceltip, şahlığı aşağılamaya… Şah Cüneyd’i, Şah Haydar’ı, Şah İsmail’i ve bütün şahları şeyh ve hatta şıh yaparak, Hatai’yi “Hıtayi’ye” çevirerek, bozarak, tahrif ederek, sapları samana katarak, gerçeklerin üzerinde yuvarlanarak, tepinerek koskoca bir Alevi-Türkmen-Türk mirasını-külliyatını karartmaya çalışıyorlar. Ne adına? Arap emperyalizmi olabilir mi?

DAR, GÖRGÜ, CEM, DEM…

Karşıda görünen ne güzel yayla / Bir dem süremedim giderim böyle

Ala gözlü Pirim sen himmet eyle / Ben de bu yayladan Şah’a giderim.  Pir Sultan Abdal

Bir cem ehli olarak, kadınla erkeğin musahip olduğunu görmedim, bilmiyorum ve okumadım. Ama yazar görmüş ve bunu da yazmış! Gerçekten Alevi yoluna o kadar yabancı ki, ondördünde bir kız çocuğu olan Bihruze’yi “musahiplik cemine” alıyor, görgüden geçiriyor ve Şah İsmail’le musahip yapıyor… Görgü ceminde olan bitenlere bakın:  bu “coşkulu cem ve zengin dem ile talipler kendinden geçiyor, sonra gelin ve güveyler kalkıp semaha duruyor… O arada Aka Hasan, Kamber Can’ın sırtına vuruyor ve görgüden geçmekte olan Şah’ın eşi Bihruze’yi işaret ederek soruyor: “Taçlı Hatun’u beğendin mi?” (s. 69)

Adamın “kitap” diyerek yazdığı bu işte!

Sanki oradaki insanlar ibadethanede değil, Gülhane Parkında âlem yapıyorlar! Prof. eğitimli biri, hem de artık “sır” olmaktan aleniyete çıkmış bir ibadet hakkında böyle düşünür, yazarsa, sokaktaki adamlar, Mehmet Ali’ler, Güner Ümit’ler ne demez? Kılavuzu karga olanın…

Kırk yıl kazanda dur kayna / Dahi bu ten çiğ dediler. Hatai

Yazar, yol ve ibadetlerini huşu içinde süren, Allah’a yakınlaşan, yaradanla hemhal olup, dem ve devran üzre ibadet ederek hakikat kapısını aralamaya çalışan, bu nedenle yakaran insanların duygularını “dem (uyum-huşu) içinde devran sürmek” olarak ifade etmelerini; “içki içip kendinden geçen insanlar” anlamına gelecek imalarla kirletip, topluma zehirli örnekler veriyor… Devam ediyor: “Zengin demin heyecanıyla oturdukları yerden dem tutanlar da yavaş yavaş kendilerinden geçiyorlardı. Aka Hasan ile birbirimize baktık ve dolularımızı tazeleyip meydanın uzak bir köşesine çekildik. …hadi anlat dedim…” (s. 70)

Kandil geceleri kandil oluruz / Kandilin içinde fitil oluruz

Hakkı göstermeye delil oluruz / Fakat kör olanlar görmez bu hali  Harabi

Yazara göre bunlar, Aleviliğin en kutsal ibadeti sayılan, canların cem olduğu ibadet içinde olageliyor. “Dolularını tazelerken” sanki barmenden bir duble rakı istiyor! Sohbeti, muhabbeti, badeyi, doluyu, “kırkların içtiği engür suyunu, bir üzüm danesini kırk erenin bölüşüp mest olmasını” kaba bir biçimde tasvir ediyor, içki içip sızmak, kendinden geçmek sanıyor. Anadolu coğrafyasının kadim inancından, kültüründen bihaber…

Nasipsiz…

Dedenin nasihatinde, zakirin nefesinde, canların semahında, deyiş ve düazimamların sürülüşünde nefesler tutulur, sinek uçsa duyulurken, dara duran, hesap veren, özünü dara çeken canların başlarından aşağıya inen ter damlalarının sesi dahi tüm cem ehlince işitilir, takip edilirken, araya giriyor, insicamı bozuyor, ulviyeti-kutsiyeti saptırıp, tahrif ediyor.

Ne yapmıyor ki?

Bunca özen içinde yapılan ibadet mekânının içinde, öyle bir senaryo yazıyor ki, bir köşeye çekilen ve orada arkadaşıyla içki içen iki iblis tasvir ediyor: burayı cemevi, içki içenleri de cem ehli gösteriyor. Hem de görgü ceminde… E be cahil, e be zahid; “düşkünün”, haksızın, harlının, hırsızın, alçağın ceme alınmadığını, musahipsiz ceme gidilmediğini, destursuz lokma yenilmediğini de mi bilmezsin? Tahrif ettiğin inancın-mekânın kutsiyetinden, yolun “kıldan ince kılıçtan keskin” inceliğinden bu kadar mı bihabersin?

GERÇEK YAVUZ

Yazar, Yavuz ile İsmail arasında dolaşırken öyle ifrit bir Yavuz taraftarı oluyor ki, Anadolu Türkmenleri hain, İsmail, anasını boğduran bir katil, şan- şöhret düşkünü, Yavuz ise sureti haktan bir Türk kahramanı… Oysa biraz zeki ve okuduğunu anlayan her insan bu şahsiyetlerin yazdığı birer şiiri yan yana getirip bakar ve kimin Türk olduğu konusunda kolaylıkla bir kanaate varır.

Yavuz, babasını zehirletip, ağabeyi Ahmet ve Korkut’u boğduran; bunlarla yetinmeyip ne olur ne olmaz: Ya büyüyüp de tahtı elimden alırlarsa diyerek, vaktiyle ölmüş kardeşlerinin sarayda kalan çocuklarını, yani yeğenlerini de boğduran biridir.

Yüzlerce belki de binlerce insanı kendi elleriyle boğmasından başka; Koca Mustafa Paşa, Dukakin Oğlu Ahmet Paşa ve Yunus Paşa olmak üzere üç tane de vezir-i azam boğdurmuştur.[i]

YAVUZ VE İSMAİL’İN BÖLÜŞEMEDİĞİ NEYDİ?

Yavuz, Çaldıran savaşı sonrası, Şah İsmail’in topraklarını işgal etmedi. O halde derdi neydi? Acaba, dünyanın bu bölgesinde ortaya çıkan, büyüklük ve ihtişamıyla dünya halklarının gözlerini kamaştıran, aynı dili konuşan, aynı davranış-gelenek ikliminde yetişen ve iki kardeş halka hükmeden iki imparatorun, zihinsel dünyalarına nasıl bir düşünce hâkimdi? Yavuz ve İsmail, gerçekten halklarının refahını mı istiyordu, yoksa din iman sahteciliği altında “Türk dünyasının tek egemeni ben olmalıyım; dünyaya ben hükmetmeliyim” düşüncesiyle, kişisel ihtişam ve egemenlik peşinde mi koşuyorlardı? Yoksa başka hesaplar, kinler, beklentiler mi vardı? Böylesi bir insan kasaplığını ve bu kasaplığı “vatan, millet” nutuklarıyla bugün dahi meşru görmenin veya göstermenin haklı ve meşru bir yanı olabilir mi?

Yavuz’un zihni dünyasında, İran coğrafyasında egemen olmak isteyen Şii devletini ortadan kaldırmak değil, Kızılbaş askeri aristokrasisinin oluşturduğu yönetimi ve Kızılbaş ordusunu yok etmek düşüncesi yatıyordu. Kültürüne, dili ve edebiyatına hayranlık duyduğu İranlılara düşmanlığı yoktu, olamazdı. Yavuz, Anadolu Alevi-Bektaşi Türkmenlerinin, yaklaşık elli yıl boyunca sürdürdükleri ihtilalci Kızılbaşlık siyasetlerinin sonucu kurdukları Kızılbaş Türk Devletinin kurucu unsurları olan Türkmenlere düşmandı.[ii]

“…Osmanlı devleti ve bu devletin eliti ile geleneksel hayat tarzında ısrar eden konar-göçer Türkmen zümreler arasında zihniyet, din algısı ve pratiği, kültür, hayat tarzı, ekonomik düzen ve siyasi anlayış itibariyle tam bir uçurum meydana gelmişti. Bir zamanlar Bitinya bölgesinde ve Rumeli’nde… sancağı en önde taşıyan konar-göçer Türkmen unsurlarının hayat tarzını devam ettirenler, Fatih’in ve sonraki Osmanlı padişahlarının devletinde sadece devlet mekanizmalarından tasfiye edilmekle kalmamış aynı zamanda geleneksel hayat tarzlarını da değiştirmeye zorlanmışlardı. Osmanlı dünyasında atalarından gördükleri hayat tarzlarını devam ettiremeyeceğini anlayan bu kitlelerin duygu ve düşünce dünyalarında, yeni bir kurtarıcı beklentisi günden güne ziyadeleşmekte idi…[iii]

“(…) Halkın dirlik-düzenlik isyanının haklı gerekçelerini örtmek için uydurularak, kimi ‘tarihçilerimizin’ “isyanların arkasında Şah İsmail fitnesini” göstermelerine karşın, isyanlar, Şah İsmail gerekçesinin ortadan kalkmasından sonra daha da yoğunlaşmış, ayaklanmaların önü arkası gelmemiştir. “Çünkü sebep içte ve bizzat Osmanlı düzeninin kendisindedir.”[iv]

Fatih döneminden sonra, devşirme unsurlar tarafından zapturapt altına alınan Osmanlının, Türk devleti olmaktan çıkıp, bir devşirmeler imparatorluğu haline gelmesinden sonra, Türkmenler yeniden yollara düşüp, bu defa bizzat kendilerinin yöneteceği bir devlet arayışını hiç durmadan, bıkmadan ve usanmadan sürdürdüler. Unutulmasın ki, Baba İlyas’ın ve İshak’ın Selçuklulara eleştirisi neyse, Şeyh Bedreddin’in, Şah Kulu’nun, Şah kalender’in, Şah Veli’nin, Baba Zünnun’un, Pir Sultan Abdal’ın da Osmanlıya eleştirileri, aynı eleştirilerdir. Ve bıçağın kemiğe dayandığı binlerce zorunluluğun neden olduğu bu isyanlardan birçoğunun nihai amacı, artık gerçek bir Türk devletidir.[v]

ANADOLU, ŞAH İSMAİL’DEN ÖNCE DİRLİK İÇİNDE MİYDİ?

Osmanlı bir yandan gazalarla büyüyor, yeni uygarlıklarla tanışıyor, Selçuklu aristokrasisiyle yetinmeden, Bizans, Sırp, Boşnak, Arap ve Acem ülkelerinin yönetsel kazanımlarından kimi öğeleri de ülkesinde uygulamaya koyuyordu. Bu uygulamanın başına ve diğer sorumluluklarına da konunun uzmanı, ya da bilgisi olan devşirmeleri getiriyordu. Türk’ün alışık olmadığı ve bilmediği kurumlaşmaya ve devlet olmaya dönük her devinim, o alandaki yetkinin, Türk’ten alınıp, bir devşirmeye verilmesiyle son buluyordu.

Kaldı ki, istese de, bu görevler Türk ya da Türkmen’e verilmiyordu. “Osmanlının Kapıkulu erki arasına Türklerin alınması yasaklanmış, bu görev çoğunlukla Sırp ve Hırvatlara mahsus görev alanı olarak ayrılmıştı.”[vi]

Türkmen, kurucusu olduğu devlet bürokrasisinden yavaş yavaş ama hiç bitmeyen bir kararlılıkla dışlanmış, küstürülmüştü! Çığlığını duyan, sorununa çare arayan yoktu. Sesi Saraya ulaşmıyor, kalın taş duvarlarına çarpıp geri dönüyordu. Saray sağır, içinde yaşayanlar ise hepten el olmuşlardı artık.

Türkmen kalkıp yaylasına yürüdü/ Dağıldı aşiret il bozuk bozuk. Pir Sultan Abdal

Bir tarafta devşirme Sünni ulema, Türkmen’in katline fetva veriyor. Kızılbaş, Rafızî, idrak-i bi Türk’ün ‘defterinin dürülmesi ve kaddinin bükülmesine’ dair fetvaların biri bitip, diğeri yazılıyor, diğer tarafta ise ‘çift bozuluyor,’ obalar köyler terki diyar ediliyor, dağlar mesken tutuluyordu. Göçer Türkmen, evini köyünü terk edip, geldiği topraklara geri dönüyordu.

1- Devşirme yeniçerilerin işgalindeki askeri/idari kast,

2- Ulemanın da içinde yer aldığı şer-i kast,

3- Ticari kast.

İçinde Türk olmayan bu üç unsur’a “Osmanlı” deniliyor, geri kalan tebaa ise kökenlerine göre “Müslim-Gayrı Müslim” olarak isimlendiriliyordu.

Şalvarı şaltak Osmanlı / Eğeri kaltak Osmanlı, Ekende yok biçende yok/ Yiyende ortak Osmanlı. 15. yy. şiiri. Anonim

* Padişahların hemen hemen hiçbirisinin anası, akrabası, çevresi Türk değildi.

* Yeniçeriler; yukarıda da işaret edildiği gibi çeşitli ülkelerden devşirilmişti.

* Ulema; İran ve Mısır ülkelerinden ithal edilmişti.

* Ülkenin kaymağını yiyen tüccar-banker unsurların başlıcaları ise Ermen, Rum ve Musevi kökenliydi.

İşte Türkmenleri dinsiz, Rafızî, zındık, Türk-ü sütürk (azgın Türk), Türk-bed-lika (çirkin yüzlü Türk), etrak-ı bi idrak (anlayışsız-akılsız Türk), nadan Türk (kaba cahil Türk), vb.[vii] diyerek dışlayan ve onların ölümüne yüzlerce fetva yazan-veren ve ulema denilen haramzade takımı da bu çevrelerden gelmiş-türemiş adamlardı. Bunlardan biri de II. Bayezid dönemi (1481–1512) saray kâtiplerinden Kadimi Hafız Çelebi’dir:

Devr-i daldan beri şahım Eflak / Zem olur âlem içinde Etrak

Vermemiş Türk’e Huda hiç idrak / Akl-ı evvel de olursa bi idrak / Uktülü’t Türk’e velev kane ebak

Türkçesi şöyle: “Öteden beri benim şahım tanrıdır / Bilirim ki tüm dünyada kötülenir Türkler / Çünkü Tanrı Türk’e hiç bilinç vermemiştir / Hele bir de ukala olursa tümden pis olurlar / Baban da olsa Türk’ü öldür.”

Osmanlı kurumlaşıyordu ama halk ile Saray arasındaki uçurum da, derinleşiyordu. Âşık Paşazade’nin de belirttiği gibi, Osmanlı devlet kastında;

Türk diline kimesne bakmaz idi / Türklere hergiz gönül akmaz idi

Türk dahi bilmez idi bu dilleri / İnce yolu ol ulu menzilleri

“Adli Mahlasıyla şiir yazan II. Bayezid ise “aşk’ı” anlattığı şiirinde Türk’le ilgili fikrini söylüyordu.

Değme etrak ne bilsin gam’ı aşkı Adli

Sırr-ı aşk anlamaya hallice idrak gerek

Türkçesi: “Türkler anlamaz aşktan Adli / Aşkı anlamaya epeyce akıl gerek.”[viii]

“Türk’e akıl gerek” bu doğru da; Bizanslaşan Osmanlı’ya, Yavuz’a ve Ebusuud’a hayranlık duyan İskender Pala’ya ne gerek?

Murtaza Demir

Odatv.com

[i] Demir, Murtaza, Kuşatılmış Bir İnancın Tarihi: Alevilik, s. 111, 112

[ii] Kaygusuz, İsmail, alevikonseyi@yahoo.com.

[iii] Yıldırım, Rıza, adı geçen bildiri

[iv] Aydın, Erdoğan, age, s. 171

[v] Demir, Murtaza, age, s. 115

[vi] Aydın, Erdoğan, Osmanlı Gerçeği, s. 32

[vii] Muzaffer Özdağ, Tarih ve Top. Der. Sayı, 65, s.10, Akt. E. Aydın, Age, s. 287

[viii] Aydın, Erdoğan, Fatih ve Fetih, s. 289

Reklamlar

İskender Pala’nın Şah Ve Sultan Kitabında Alevi Kızılbaş Düşmanlığı” üzerine 3 yorum

  1. Alevi sünni birdir, aynı Allah’a inanır, aynı peygambere ve kur’an a inanır. Alevilik erir sünnilik erir bir kapta birleşir, ama Türklük baki kalır,

    Beğen

  2. ben buraya iki gün önce yorum yazmıştım görüyorumki şimdi kaldırılmış…sebeppp öğrenebilirmiyim..doğruları yazdım diyemi kaldırdınız..
    _________
    ben iskender palanın bu kitabını okudum ve yukarda yazınların hiç birine rastlamadım..kitapta ne mum söndürdü olayı var ne bir damla bile alevilere karşı edilmş hakaretler var..bence tam anlayarak okuyun kitabı…ona kalırsa kitapta yavuz sultan selimi de babasıyla olan muhabbetlerinde eleştirmiş..ne alakaaaa ne bir şah sultanı kötüleme nede alevilere hakaret var…çaldıran savaşının sebebpleri sonuçlarını ders kitabı olarak değil roman hikaye olarak ele almış…tam okuyun lütfenn..

    Cevap:
    Yayınlanan hiçbir yorum geri silinmez. Uygun değilse hiç yayınlanmaz, onu da sadece yöneticiler görebilir ve buradaki tüm yorumlar yayınlanmadan önce yönetici onayına tabi tutulur. Sizin yorumunuz da dahil.
    Konuya dönecek olursak İskender Pala ve Reha Çamuroğlu gibi iktidara yaranmak adına kalemini satanların ve tarihi çarpıtanların gerçek niyetlerini anlatmak ve açıklamak temel bir görevdir bize. Hikaye dediğiniz kitaplar tarih edebiyat öğretmenleri tarafından öğrencilere kaynak kitap ve tarihi roman tarzında öğrenme aracı olarak sunuluyor bilginize. Anlaşılan siz Şah ve Sultan yada İsmail isimli kitapların başka bir versiyonunu okudunuz yada bu kitaplar hakkında kulaktan dolma bilgilerle yorum yapıyorsunuz. Eğer beğendiyseniz bu kitapları yolunuz açık olsun. Konu hakkında gerçek bir kaynak isterseniz akademik bir çalışma olan Doç. Dr. Tufan Gündüz’ün Son Kızılbaş Şah İsmail isimli kitabını veya ayrıntılı ve konusunda tek olan Prf. Dr. Oktay Efendiyev’in Azerbaycan Safeviler Devleti isimli kitabını tavsiye ederiz size. Nihat Çetinkaya, Rıza Zelyut, Cemal Şener gibi yazarlar da bu konularda çok değerlidir. ben ısrarla önermiyorum İskender Pala ve Reha Çamuroğlu gibilerini, gerekçeleri de okuduğunuz yazıda mevcuttur. Esen kalın.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s