Büyük Türk Komutanı- Başbuğ Şah İsmail Hatayi

BÜYÜK TÜRK KOMUTANI ŞAH İSMAİL

Büyük Türk komutanı ve devlet adamı, aynı zamanda büyük Türk düşünürü ve şairi Şah İsmail’i doğru anlamak bugünki Türkiye’de çok önemlidir. Ciddi bir rakip olarak ortaya çıkması, Osmanlıların yüzyıllar boyunca süregelen azılı düşmanlıklar ve yok etme girişimlerine rağmen ayakta kalmayı başarabilmesi Şah İsmail’i ve kurduğu devletinin önemini bir kat daha arttırmıştır. Türklerin tarihini sadece Osmanlı tarihinden ibaret gören devşirme-dönmeler ruhuyla, Emevici Türkmen düşmanı ırkçı gerici tarih anlayışı ile Şah İsmail’i anlayamayız.

“… Fatih’ten önce devlet idaresinin başına veziriazam sıfatıyla hep Türk ulema ailelerinden kimseler gelmiştir. II.Mehmet (Fatih) mutlak merkeziyetçi imparatorluğu tesis ederken gulam (devşirme, dönme) sistemini geliştirdi ve veziriazamlık dahil olmak üzere devletin bütün icra makamlarını kulların (Kapıkulu-devşirmelerin) eline verdi… Her ırktan kulları gulam sistemiyle Osmanlı yapıp devlet idaresinin başına getirmiş, kullara (devşirdiği dönmelere) Türk halkı üzerine imtiyazlı bir sınıf statüsü vermiştir. Sonuçta Osmanlı devletine ne kadar Türk devleti denebilir, sorusu ortaya atılmıştır. (Halil İnalcık, Doğu Batı –Makaleler-2:say 156-168). İşte o Osmanlıcı devşirme anlayışı bugünde devam etmiş ve yeni nesillerimizi koskoca Türk tarihinde koparmıştır. Yıldırım Bayezit’i Ankara Savaşında yendiği için suçlanan ve bir köşeye atılan dünyanın en büyük devlet adamlarından biri olan Koca Timur’u, Fatih Sultan Mehmet’le rakip olduğu için Otlukbeli’nde savaşa tutuşup yenilen Oğuz’ların Bayındır boyundan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ı da tarih kitaplarından hep bir düşman olarak bellettiler.
Yine 1500 yılında on üç yaşında büyük bir devletin temellerini atarak Safevi Türk devletini kurduktan sonra 1514 ‘te Çaldıran Savaşında Yavuz Sultan’a yenilen Şah İsmail’de o kötü talihin karanlıklarında bizlere bir düşman ordusu komutanı ve fesat adamı olarak tanıtılmıştır. Savunulan, yada da yerilen her iki tarafın ve savaş meydanlarına sürülen yüz binlerce askerden oluşan her iki ordu da ki süvarilerinin okçularının, topçularının esas olarak Türk olduğunu açık açık anlatmak istemediler. Ne acıdır ki her iki tarafında aslı nesli, atası babası dedesi dedesinin dedesi yakın akraba, dayı ve amca idiler. Yani savaş meydanlarında vuruşanlar kardeşlerin çocukları idiler. Onlar ortaçağın tarihi sosyal ve siyasal koşullarında her biri büyük bir padişah olarak, kendi devletlerinin çıkarları kendi krallıklarının daha da büyümesi, su yollarını, ticaret yollarını, stratejik kaleleri, liman şehirlerini ele geçirip ve kendi saltanatlarını sağlam olması için bir biriyle mücadeleye girişmiş, yenmiş yenilmiş birer büyük Türk komutanları ve devlet adamlarıydılar.
 
Onların bu rekabeti yüzünden ne yazık ki asırlarca Türk–Oğuz boylarındaki yiğitlerinin kanları akıtılmıştır. Türk nesli o çağların acımasız iktidar ve egemenlik savaşlarında çok büyük kayıplar vermiştir. Bugün artık o dar rekabetçi anlayışlardan kurtularak, gerici dar kafalı Osmanlıcılık fikrinden uzaklaşarak tarihimize doğru bakmak zorundayız.
Yıldırım Beyazit’i de, Timur‘u da, Fatih Sultan Mehmet’i de, Uzun Hasan’ı da,Yavuz Sultan Selim’i de, Şah İsmail’i de bizim kendi Türk tarihimiz olarak ele almalı, birini tutup öbürünü yere çalmamalıyız. O günkü tarihi koşullar içinde bir bütünün parçaları olarak değerlendirmeliyiz. Bugünün koşullarında bir Türk onlardan birini tutup öbürünü yererek ve kınayarak tarihin derinliklerine doğru bakamaz. Bakmaya kalkarsa kör bir bakışla görmeye çalışır. Gerçeği gördüğünü sanır ama gerçeği asla göremez.
İşte Şah İsmail’i de bu bakış açısı içinde ele alıp o büyük komutana devlet adamına hepsinden önemlisi Türk dili ve edebiyatı açısından eşine ender rastlanır bir edebi kişiliğine sahip çıkmalıyız. Şah İsmail on üç yaşında iken 1500 yılı Mayıs ayında Anadolu Türkmen önderleri ve dedeleri tarafından Erdebil’den alınarak Erzincan –Tercan ilçesi Sarıkaya yaylasına getirilmiştir. Sarıkaya Köyü’nün üstündeki Höbek Dağı Türk tarihinde çok önemli bir Türkmen Kurultayına ve büyük bir Türk devletinin doğuşuna ev sahipliği yapmıştır. Şah İsmail Sarıkaya – Höbek Dağına tesadüfi bir şekilde getirilmemiştir. Uzun yıllara dayanan mücadelelerin ve ince hesapların sonucunda oraya gelmişlerdir. Höbek dağında yapılan Büyük Türkmen Kurultay’ının tarihi bir önemi vardır.
Ümit ederiz ki Tercan Belediyesi ve Kaymakamlığı bu yerin önemini kavrar ve adım adım zamanla Höbek dağında büyük şenliklerin ve festivallerin yapılacağı etkinlikler tertiplerler. Ayrıca Otlukbeli savaşını da bu tarihi etkinliklerinin içine katabiliriz. Birinci Dünya Savaşında 1915-1916 yılarındaki Doğu Cephesinin en kritik savaşlarını olduğu bölgenin de Tercan-Höbek dağı hattı olduğunu da düşünürsek, geniş bir ufukla bakarak bu güzel tarihi bölgenin bir kültür merkezi olmasına hizmet etmiş olurlar.

ERDEBİL TEKKESİNİN KISA TARİHÇESİ
Şah İsmail Erdebil Degahının yetiştirdiği en önemli şahsiyettir. Erdebil Dergahı Anadolu Türkmenlerini Baba İlyas-Baba İsak isyanından sonra en çekici merkezi olmuştu. “…Safeviler adlarını,tarikatın ceddi olan Safiyyeddin’den almaktadırlar. Bu zat 1252 yılında Hazar Denizinin güney batı kıyılarına yakın Erdebil civarında dünyaya gelmiştir. Bu şeyh ceddini yedinci imama bundan da Peygamberin yeğeni ve damadı Ali’ye kadar geriye götürüyordu.

… Safi’inin zamanla meşhur ve muhterem bir şahsiyet olduğu Moğol İlhanlıların veziri ve tarihçisi Reşidüddin’in mektuplarında açıkça anlaşılmaktadır. …Peygamberin doğum gününde ,her yıl tekkeye şarap, yağ ,hayvan ,şeker ,bal ve bu gibi hediyeler vakfettğini Şeyhe bildirmektedir. Reşidüddin in Erdebil valisi oğlu Mir Ahmed’e yolladığı başka bir mektupta şeyhe son derece hürmet göstermesini ve sağlığı ile yakından alakadar olmasını istemiştir… Safi’nin oğlu Sadreddin(1334-1392) ,torunu Hoca Ali(1392-1429), ve torununun oğlu Şeyh İbrahim(1429-47) kimseyi istekleriyle iz’ac etmeksizin Safevi postuna oturdular. Bu zatların şöhretleri Bursa’da Osmanlı padişahlarının sarayına kadar varmıştı; o kadar ki buradan Erdebil’e her yıl Çerağ akçesi adı altında kıymetli hediyeler gönderiliyordu…
Safi’nin torunu Hoca Ali’nin Anadolu’da bilhassa Teke (Antalya-Korkuteli), Hamit (Denizli-Antalya)ve Karamanoğulları gibi Güney Beyliklerinde pek çok müritleri olduğu naklolunur…. Türk hükümdarı Timurleng ,1402 yılında Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazid’a karşı yaptığı muzafferane Anadolu seferinde dönerken Şeyh Hoca Ali’yi Erdebil zaviyesinde ziyaret etmişti. Mubarek zat,Timur üzerinde derin bir tesir bırakmış olacak ki Cihangir ,köyleri ve arazisi ile birlikte Erdebil’i vakfı olarak Safevilere bağışladı ve Tekkeyi en fena caniler için bile melce kabul etti. Bu imtiyaz yüzlerce yıl böyle sürdü….Timur ,Hoca Ali’den daha ne gibi hizmette bulunabileceğini ısrarla sordu. Şeyh hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı,bütün ihtiyaçlarını halk tarafından temin edilmekte olduğu cevabını verdi. Buna mukabil, Anadolu’da sürükleyip getirdiği Türk esirlerini serbest bırakmasını istedi.( Bu esirlerin sayısı 30.000 gösterilmiş ise de bunun mubalağa olduğu şüphesizdir. Fakat her halde az da değildir.). Timur’un emriyle bu esirler hemen Şeyh’e teslim edildiler. Şeyh’de bu esirleri serbest bıraktı. Bu esirler de ,şükran borcu olarak Safevi tarikatına bağlandılar. Bunlardan bir çoğu vatanlarına döndüler; kalanların yerleşmesi için Hoca Ali Erdebil’de bir mahalle ayırdı. XVII.yüz yılda bile ,bu Anadolu Türklerinin torunları Sufi-yan-ı Rumlu yani Anadolulu Sufiler ismini taşıyordu” (Walther Hınz-Çeviren Tefik Bıyıklıoğlu-Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd sayfa-5-9) .
Anadolu Aleviliğinin şekillenmesinde fikir ve inanç hayatının olgunlaşmasında Erebil dergahının çok büyük rolü vardır.” ….İşte genel olarak Osmanlı sufiliği içinde ortaya çıkan zendeka ve ilhad hareketlerinin en göze çarpıcı boyutlarını sergileyen bu tür tarikatlardan ikisi özellikle dikkat çekiyor. Bunlardan birincisi Bayramilik,diğeri ise Halvetilikti. Bayramilik 16.yüzyılda melametilik şekline dönüşerek Osmanlı tarihinde düzene ve resmi ideolojiye karşı çıkan belki en mühim ve geniş tabanlı sosyal hareketlerden birinin kaynağı olarak kabul edilebilir. 15. yüzyılın ilk çeyreği içinde bir müderris –sufi olan Hacı Bayram-ı Veli’in(ö.1429) kurduğu bu tarikat ilk zamanlarda daha ziyade Orta Anadolu’nun çiftçi ve köylüsüne dayanıyordu. Kökeni itibariyle Safeviye tarikatına bağlanan Bayramilik,Hacı Byaram-ı Veli’nin vefatını müteakip,halifelerinden Akşemsettin ve Dede Ömer Sikinki arasında beliren meşrep farklılığı sebebiyle ikiye bölünmüştü… Bu sebeple II.Murat zamanında Hacı Bayram-ı Veli’nin kazandığı ün ve tarikatın Orta Anadolu’da elde ettiği üstünlük,bir ara tedirginlik kaynağı olmuştur…. Hacı Bayram-ı Veli’nin II.Murat (1421-1451) tarafından göz hapsine alınmak üzere Edirne’ye çağrılmasına” ( Ahmet Yaşar Ocak – Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler-Say.125-128).
“…Erdebillilerin Anadolu temsilcileri Aksaraylı Ebu Hamid Hamideddin (Ölm.1412) ve Hacı Bayram-ı Veli’dir. Ekincilikte imeceyi getiren,ürünü eşit bölüştüren,Ahilerce çiftçi piri sayılan ve on iki dilimli kızıl taş giyen Hacı Bayram, müridlerinin sayısı çoğalınca Edirne sarayını ürküttü.Elleri ve ayaklarına zincir vurulup Osmanlı sarayına getirildi.” ( Nejat Birdoğan –Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik-say 127)
Osmanlı Devletinin on beşinci yüzyıldan itibaren başlangıçtaki kurucu unsur olan Türkmen –Derviş kitlelerinden ı adım adım uzaklaşması ve dönme devşirme uygulamalarının esas unsur haline dönüşmesiyle öz kurucu köklerine yabancılaşması Anadolu Türkmen kitlelerini çeşitli arayışlara itmiştir. İşte bu dönemde Erdebil ve onun pirleri birer kutup yıldızı olarak algılanmış ,özellikle konar göçer Oğuz boylarının ölümüne bağlandığı bir dini merkez haline gelmiştir.
ŞEYH CÜNEYD
Şeyh Cüneyd’e kadar Erdebil’in dini liderleri esas olarak dini telkinler vererek ,siyasi ve dünya işlerine karışmamaya özen göstermişlerdi. Devletler arasındaki çatışmalar ve rekabetlerden hep uzak durmuş, hemen hemen her Türk otoritesinin saygıda kusur etmediği bir merkez olma özelliklerini koruyabilmişlerdir. Onlar özellikle ekini dikini kaldırıp Erdebil’e ziyarete koşan yüz binlerce Alevi Türkmen köylülerini eğitmiş Cem ayinlerini yapmış ve yandaşlarına yol göstermişlerdi.Osmanlı ve Akkoyunlu ,Karakoyunlu Moğol, İlhanlı hükümdarları gözünde tehlikeli bir merkez olmadan konumları ve saygınlıklarını korumuş,üzerlerinde bir kuşku yaratmaya fırsat vermemişlerdi. Ama Şey Cüned’e le birlikte Erdebil’in duruşu ve konumu değişmeye başlamıştı.
“ …Safevi şeyhleri Şeyh Cüneyd(1447-1460) zamanında ,Safevi tarikat topluluğundan bir dini devlet meydana getirmişlerdi. Son derece dikkate değer bir şahsiyet olan Şeyh Cüneyd muteki ve muti bir dervişler heyetinin hudutsuz salahiyetli reisi sıfatıyla aynı zamanda dünya hakimiyeti ve hükümet iddiasında bulundu.” ( W.Hınz,a.g.e:say 14)
Şey İbrahim’in oğlu Şey Cüneyd amcası Şeyh Cafer’le çelişkiye düşer. Cüneyd’in atak ve militan tavırları üzerine şeyh Cafer yeğenini yine Alevi inancına sahip olan Karakoyunlu Devletinin padişahı Cihanşah’a şikayet eder. Erdebil’de toplanan Anadolulu müritlerini başına siyasi iktidar isteyen bir dervişin gelmesi Karakoyunlu hükümdarını korkutur. “ …Kendisi de koyu bir Şii mezhebi mensubu olan Cihanşah şii mezhebinin mübarek tanıdığı bir zata karşı asker kuvvetiyle harekete geçmeyi uygun bulmadı. Bu düşünceyle Şeyh Cafer’e bir mektup yazarak yeğenini hemen memleketten çıkarmasını istemekle iktifa etti….Karakoyunluların silahlı müdahale tehdidi altında ve Cihanşah’ın yolladığı arkası kesilmeyen uzaklaştırma emirleri karşısında kalan Şeyh Cüneyd,yanına en sadık müritleri olduğu halde Erdebil’den çıkarak yabancı ülkelere gitti.” (W.Hınz.a.g.e:Say_15-16)
Şeyh Cüneyd yanındaki müritleriyle 1448 ‘li yıllarda Anadolu’ya gelir.Devrin Osmanlı padişahı II. Murat’tır. Şey Cüneyd II.Murada bir mektup yazarak Kurtbeli yöresinde oturma izini verilmesini ister. II. Murat şeyhin bu talebini veziriyle değerlendirir. “ …Diğer cihetten Vezir de malum İran atalar sözünü hatırlattı: Buna göre,” yedi derviş bir postta oturabildikleri halde iki hükümdar dünya kıtasına sığmazlarmış”. Neticede II.Murat hediyeleri getiren müride ,Cüneyd’e verilmek üzere 200 duka altını,kendisiyle birlikte gelen dervişlere de 100 akçe verdi ve gelenlerin hepsini red cevabıyla efendilerine geri gönderdi” ( W.Hınz a.g.e -say_17)
II. Murat’tan yer izni alamayan Cüneyd Karamanoğlu Beyliğinin başkenti Konya’ya gider . Karamanoğlu Beyliğinin bölgesinde ve komşuları Hamitoğulları ve Teke Yöresindeki Oğuz –Türkmen aşiretlerinin çoğunluğunun içinde Erdebil bağlılarını oldukça fazla olması Cüneyd’i bu bölgeye çekmiştir. Konya’da ki Sünni alimlerle yaptığı şiddetli tartışmalar üzerine Cüneyd Konya’dan ayrılarak Toros dağlarında yaşayan Varsak Türkmenlerinin arasına gider. Konya’daki Sünni bilginlerle ters düşmesi o dönem Anadolu’da Babailer ayaklanmasının üzerinden yaklaşık iki yüz yıl geçmiş olmasına rağmen Erdebil şeyhinin Hacıbektaş ekolündeki eğitim ve tavırlardan daha radikal bir çizgide olduğunu göstermektedir. Konya’da ki önemli alimlerden Şeyh Abdüllatif tartışma sırasında “ Bu itikatla sen kafir oldun,bu itikatta olanlar da kafir olur “ dediği bilinmektedir. Hatta Şeyh Abdullatif Cüneyd’i Karaman Beyine şikayet eder. Karaman beyi de Varsak Türkmenlerine haber göndererek Şeyhi kendisine teslim etmesini emreder. Konya ve Toroslarda da sıkıntıya düşen Şeyh Cüneyd. Suriyedeki Şamlu Alevi Türkmenlerinin yanına gitti. O bölgelerde de çeşitli çelişkiler ve sıkıntılarla uğraşan Cüneyd sonunda güneyden ayrılıp Alevi Türkmen- Cepni boylarının yoğun olarak yaşadığı Canik ( Samsun) bölgesine gider.
Oldukça coşkulu karaktere sahip olan Cüneyd tıpkı Babailerin lideri Baba İlyas ve Baba İsak gibi konar göçer Oğuz –Türkmen boylarının üzerinde büyük bir etki bırakmıştı.” ..Safevi şeyhi dolaştığı köylü –göçebe Türkler arasında sayısı hiç de az olmayan bir topluluğu kendisine mürid yaptı. Hatta Cüneyd bunlardan beş-on bin kişilik silahlı bir kuvvet de meydana getirmeğe Muvaffak oldu…. Cüneyd ,başına topladığı beş-on bin kişilik müritleri ile Trabzon Rum devleti topraklarına girerek buralarda yağmalarda bulundu ; hatta bizzat Trabzon şehrini kuşattı ise de fethedemeyeceğini görerek kuşatmayı kaldırdı. Bu esnada Uzun Hasan Beğ,Akkoyunluların başı mevkiine yükselmişti.(1452) Cüneyd onun yanına gitti. Hasan Beğ ,Safevi şeyhine iyi bir kabul gösterdiği gibi ,kız kardeşi ,Hadice Begüm’ü de onunla evlendirdi. Sünnilik ilkelerine kuvvetli bir şekilde bağlı bulunan Akkoyunlu hükümdarının bu şekilde hareket etmesinin daimi tehdidi altında bulunduğu Karakoyunlu Cihan Şah Mirza’ya karşı Cüneyd’in kuvvetlerinden faydalanmak gayesi ile ilgili olduğu aşikardır.” ( Faruk Sümer – Safevi Devletinin Kuruluşu- say 10-11). Uzun Hasan gibi büyük bir komutanın koruması altına giren ve Akkoyunlu desteğini alan Cüney Anadolu’da daha fazla güç toplama fırsatı yakalamıştı. Militan ve yılmayan bir irade ile çalışan Şeyh Cüneyd topladığı küçük bir orduyla Azarbeycan’da Şirvan ülkesine sefere çıkar. Şirvan Şahlarıyla yaptığı savaşta müridlerinin kahramanca ve fedakarca savaşmalarına rağmen Şeyh Cüneyd 1460 yılında savaş meydanında bir okla vurularak hayatını kaybeder.” …Bu mağlubiyet Safevi tarikatı müridlerinin dağılmasına ,hatta tarikat bağlarının gevşemesine veya zayıflamasına sebep olmadı. Çünkü şeyhlerinin oğulları vardı. Onlar Cüneyd’in vasiyetine uyarak çocuk yaşta olmasına rağmen Akkoyunlu Uzun Hasan Beğ’in kız kardeşinden doğan oğlu Haydar’ın etrafından toplandılar.”( F.Sümer.a.g.e.Say 11)

ŞEYH HAYDAR

Şey Cüneyd’in ölümünden bir ay sonra 1460 Nisan ayında Hatice Begüm Diyarbakır’da bir erkek çocuk dünyaya getirdi. İşte babasının ölümünden sonra Akkoyunlu sarayında doğan bu çocuğun adı Haydar’dı.
“Haydar ,dokuz yaşında bir çocuk olarak Akkuyunlu ordugahında Ebusaid ile Akkoyunluların kavgalarına şahit olmuştu. Uzun Hasan bu muharebeyi kazandıktan sonra ,1470 yılı başlarında ,Muhan ovasını terk ederek Erdebil’e gittiği zaman kendisiyle beraber bulunan genç Haydar da ilk defa tarikat mabedine ayak basmış bulunuyordu. Orada amcası Şeyh Cafer onu kıskanç bakışlarla fakat dostça kabul etti. …Uzun Hasan ,Erdebil’de merasimle Şeyh Haydar’ı tarikat reisliği makamına oturtmuştur, çünkü gençliğine rağmen onun babası Cüney’in şerefli bir halefi olacağına inanıyordu….Haydarı büyük amcası Cafer yetiştiriyordu.” (W.Hinz –a.g.e-say 62).
Erdebil dergahının bu genç önderi gücünü o dönemde İran ,Azarbeycan ve Doğu Anadolu’yu egemenliği altına alan kudretli Akkoyunlu devletinin padişahı ve dayısı Uzun Hasan Beğ ‘di . Kısa bir dağınıklık gösteren Erdebil bağlısı Anadolu Türkmen kitleleri yeniden pirlerinin etrafında kenetlendiler. Erdebilde ki pir potuna oturan bu gencecik kudretli piri kutsal bir önder olarak yeniden benimsediler ve obalara ,köylere yaylalara onun kerametlerini yüceliğini coşku içinde dalga dalga yaydılar.
Uzun Hasan Trabzon İmparatorunun kızı Despina Hatunla evlenmiş, bu evlilikten de bir oğlan üç kız çocuğu dünyaya gelmişti. “ Bu kızlardan en büyüğüne ,annesi Marta adını vermiş olduğu halde Türkmenler arasında Halime Begi Aka ismi ve Alemşah Begüm lakabıyla çağrılırdı. Haydar’la yaşıt olan prenses , Uzun Hasan’ın hükümdarlığının sonuna doğru Erdebil’de resmen evlenmişlerdir. Uzun Hasan’ın biraz sonra vefatından (1478) Şeyh 18 yaşında bile değildi. Siyasi bakımdan önemli olan bu birleşmeden üç erkek çocuk dünyaya gelmişti. Sultan Ali,İsmail ve İbrahim… Haydar her şeyden önce ,o öldürülen babasının intikamını Şirvanşah’tan almak için tutuşmakta idi. Bunu için bütün dikkatini müritlerini silahlandırmaya çevirmişti. Haydar’ın kendisinin de tüfekçi ustası olduğunu başka ustaların yardımı olmaksızın binlerce mızrak ucu,zırhlı gömlekler,kılıçlar ve kalkanlar yaptığını silah imalatına yalnız ok atmak,mızrak kullanmak … yahut müritlerine ders vermek için ara verirdi… tarikat mensupları sırtlarına derviş entarisi giyerler ,başlarına da taç denilen Haydari sarık sararlardı. Türkmen sarığı… on iki dilimli kırmızı bir kavuktur. Parmak kalınlığındaki on iki dilim ve kırmızı renk Safeviliğin Alevi akidesinin ve mübarek on iki imamı temsil etmektedir. Bu başlığı kullananlara verilen Kızılbaş ismi de yeni sarığın rengiyle ilgilidir.” ( W.Hınz a.g.e-say 62-68)
Akkoyunlu tarihinin en kudretli padişahı olan Uzun Hasan ölmüş yerine oğlu Sultan Yakup geçmişti. Haydar ise dayısı olan en büyük koruyucusu ve kollayıcısından mahrum kalmıştı. Uzun Hasan’ın ölümünden sonra Akkoyunlu devleti eski gücünü kaybetmiş saray entrikaları öne çıkmış ve kardeşler arasında ki rekabetler başlamıştı . Şeyh Haydar Erdebil ve Anadolu’da bölge bölge köy köy örgütlemişti. Her köyün veya bölgenin başına sorumlu olarak yoldaşlarından halifelerini atamıştı. Bu halifeler dini konular başta olmak üzere askeri ve mali alanda da gerekenleri hızla tamamlayarak istenilen zamanda harekete hazır hale gelmişlerdi. Artık Kafkasya’daki Şirvanşahlar devletine karşı askeri hareketlere başlamanın zamanı gelmişti. Dayandığı en önemli kuvveti ise hiçbir karşılık beklemeden şeyhleri için güzünü kırpmadan ölüme giden Anadolu’nun Alevi Türkmen yiğitleriydi.
Şeyh Haydar önce 1483 yılında Dağistan bölgesindeki Çerkesler üzerine sefere çıktı. Çerkeslerle yapılan savaşı Haydar askerlerinin yiğitlik ve fedakarlıkları sayesinde kazandı. İlk savaşlarında başarılı olarak çıkan haydarın ordusunun hedefinde Sirvanşahı hükümdarı vardı. Ama Şirvanşahlarına sefer düzenlemek için dinlenmeye ve eksiklerini tamamlamaları gerkiyordu. Yapacakları savaşa hazırlık için 1483 sonbaharında Erdebil’e döndüler. Şeyh Haydar işgal ettiği yerlerin halkından vergi almazdı. Bu cömertlik ve mertlik bölge halkında Haydara karşı büyük bir sempati besliyor ve ordusuna büyük katılımlar oluyordu. Haydarın bölgede hızla güç toplaması ve sevilmesi Akkoyunlu hükümdarı Sultan Yakub’u çok tedirgin ediyordu. “…Sarayında bir toplantıda Haydar’ın akınlarından söz açılınca ,Şeyh’in hemen Tebriz’e gelmesini emretti. Şeyh sırtında eski bir kaftan ,başında kirli bir taç olduğu halde beraberinde bir yahut iki müridle 1487 Mayıs başlarında başkente geldi.
Ertesi gün Haydar,hükümdar tarafından kabul olundu ve aralarında esaslı bir konuşma cereyan etti. Sarayda hakim olan fikir ve mütelaa Haydar’ın harp yapmaktan men edilmesi,kendisinin Erdebil’den çıkarılması ve her şeyden evvel Anadolu’da ki Safevi guruplarının başları olan halifelerle olan münasebetlerinin kesilmesi yolunda idi. Bunlar yapılmazsa bir ayaklanma korkusu pek büyük görülmekte idi. …Fakat ondan ( Haydar’dan) mutlak bir itaat ve sadakat yemini isteniyordu. Bir Kuran getirildi ve Kadı Safiyeddin İsa huzurunda kendisine yemin ettirildi. Bundan sonra Haydar ,serbest bırakıldı,o da hemen belki de huzur içinde Erdebil’e döndü. Biraz sonra da Prenses Marta’dan ikinci oğlu ,gelecekte Safevi devletini kuracak olan İsmail dünyaya (17 Temmuz 1487) geldi.”(W.Hınz.a.g.e say-70-71)
Erdebil Dergahında toplanan on binlere kadar varan askeri sadece Anadolu’da ki fedakar müritlerin Çerağı ile beslemek mümkün değildi. Gaza yapmadan savaş ganimetleri elde etmeden yaşamanın o günün koşulları içinde mümkün olmadığı açık bir gerçekti. Haydar yeniden Kafkas taraflarına sefere çıkmak istiyordu. Akkoyunlu Hükümdarı Sultan Yakub’a yeniden bir sefere çıkmasına izin vermesi için Uzun Hasan’ın kız kardeşi ve yeni genç hükümdarın büyük halası olan annesi Hatice Begüm’ü saraya elçi olarak gönderir. Sultan Yakup halasının ricasını kıramaz ve kayınbabası Şirvanşahı Ferruh Yesar’a yeğeninin Çerkes’lere yapacağı seferde yardım etmesi için talimat gönderir. Ne yaman çelişki ! Şeyh Haydar babası Cüneyd’in katili Şirvan şahını ezeli düşman olarak ortadan kaldırmak isterken , öte yandan Sultan Yakub’un telkinleriyle dayısının kayınpederi Şirvanşahlarının koruması altına alınmıştı. Şeyh Haydar dayısından sefer iznini koparır koparmaz hemen ordusunu harekete geçirerek askerlerini kısa sürede Hazar kenarında Karabağ bölgesinde toplanmaya başladı. Şirvanşahı’nı tepelemek için f içten içe fırsat kollayan Haydar Karabağ’dan Ferruh Yesar’ a bir elçi göndererek Çerkes bölgesine gitmek amacında olduğunu ve Derbent (Demirkapı) üzerinden geçmek için izin ister. Öbür yandan da casuslarını Şirvan ülkesine göndererek askeri tahkimatlar hakkından raporlar alır. Gelen elçiler geçiş izninin verildiğini bildirirler. Daha sonra Casuslarının getirdiği haberler ise , Ferruh Yesar’ın ordusunun dağınık durumda ve kendisinin de oğullarının düğünüyle meşgul olduğunu bildirirler. Bu elverişli durumu fırsat bilen şeyh Haydar Çerkeslere seferden vazgeçerek ,babasının katili ve ezeli düşmanı olan Ferruh Yaser’i ezmek için hızla Şirvan başkentine yürüdü ve bölgeyi kuşattı. Ferruh Yesar bu baskında çok az bir kuvvetle panik halinde hazinesi ve yakınlarıyla bölgedeki Gülistan kalesine sığınabildi.
“..Bunun üzerine Haydar ,Gülistan kalesini muhasarasına geçti…. Şeyh toplarını işletmeye başladı,lağımlar kazındı,mancılıklar yerleştirildi ; bu felaketler içinde ,Şirvanşah Sultan Yakub’a başvurdu. Yakup isyankar yeğenine karşı harekete geçmeye kara verilerek eşik ağası Veli Aka kumandasında ilk önce bir küçük taarruz müfrezesi gönderildi ;kendiside Sultaniye üzerinden Erdebil’e yürüdü. ( Bu arada Şirvanşahı Ferruh Yesar’ın komutanları derlenip toparlanarak Gülistan kalesine doğru yürüyüşe geçmişlerdi. Bunu duyan Haydar elindeki kuvvetlerle arkadan sama hareketi yapacak Şirvan komutanlarına saldırarak onları darmadağın eder. Haydarın kuşatmadan vazgeçtiğini zanneden Ferruh Yesar Gülistan kalesinden çıkarak Haydar’a arkadan saldırmak ister. Şirvan komutanlarını yenen Haydar’ın tekrar üzerine geldiğini gören Ferruh Yesar canın Solut kalesine atarak zorla kurtulur. Bu arada Yakup’da kayınpederinin yardımına koşmak içim yola çıkmıştır.) Haydar’ın kazandığı zafer sevinçleri arasında ,Sultan Yakub’un ,bir Akkoyunlu ordusunun başında kendisine karşı yürümekte olduğu haberi bomba gibi patladı. Artık biçare Gülistan’ı zapt etmek ihtimali kalmamıştı. Derbent üzerinden Taberistan vilayetine kaçabilmek çareleri aramaktan başka bir şey kalmamıştı. …Taberseran hududunda ,Elburuz dağı eteğinde, Dartanat köyü yakınında ,9 Temmuz 1488 günü iki taraf büyük bir muharebeye tutuştu. Bu muharebede Safevi Kızılbaşları “aslanlar gibi dövüştüler”. Ve birleşmiş Türkmen ve Şirvanşahların üçte birini öldürdüler. Bizzat Haydar, Yakub’un ordu kumandanı Süleyman Bey’i bir mızrak vuruşu ile öldürmeden eğerinden kaldırdı…. Şeyhin eceli gelmişti ve gerçekten muharebe karışıklığı içinde yolunu şaşırmış olan bir okun isabetiyle attan düştü; Suffiler onu aralarına alarak korudular.; fakat ,Akkoyunluların bir hücum kıtasının ,Şeyhi koruyan halkayı yarmasiyle Haydar düşmanların eline düştü. Sultan Yakub’un kapıcısı Ali Aka Şeyhin kafasını kopardı ve Türkmen emirlerine gönderdi. Kızılbaşlar ,ümitsizlik ve gazap içinde kumandanların ölümünden sonra hiçbir kıtanın dövüşmediği bir şekilde ,muharebeye devam ettiler. Fakat muharebenin neticesini değiştiremezlerdi.
…Emirler kazanılan zaferi Sultana bildirdiler ve Haydar’ın kafasını gösterdiler; bu kafa 16 Temmuz 1488 günü Yakub’a verilmişti.…. Yakub’un emri ile Şeyhin kafası Ağustos başında Tebriz sokaklarında dolaştırıldı ve sonunda hakaretle asıldı. Birisi kafayı aşırdı ve 1502 yılında Haydar’ın oğlu devlet kurucusu Şah İsmail ,muzafferane ,Akkoyunlu başkentine girdiği zamana kadar mum gibi saparı kafayı sakladı. Kafayı Şah İsmail’e getiren mürit,bu bağlılığın mükafatını cömertce bulmuştu.” ( W.Hınz-a.g.e-say 71-76)
ŞAH İSMAİL
Pirleri Haydar’ın savaş meydanında ölümü üzerine Erdebil’de ki Türkmen Beyleri daha önce Cüneyd ‘in savaş meydanında öldürüldüğü gün yaptıkları gibi, hemen toplanarak durum değerlendirmesi yapıp Pirleri Haydar’ın büyük oğlu Sultan Ali’yi ( Yar Ali) Erdebil dergahının Şeyhi olarak seçmişlerdi. Yıllardır felaketler ve zaferler gören bu tecrübeli ve mücadeleci Beyler ve yoldaşları yaralarını sararak, yeni seçtikleri pirlerinin etrafında hiçbir şey olmamış gibi yeniden kenetlendiler
Erdebil’deki bu kararlılığı ve dirayeti gören Akkoyunlu Sultanı Yakub’u ciddi bir korku sarmıştı. Hükümdarların denetleyemediği şu itibarlı Erdebil dergahının pirleriyle , öbür yandan da bu dergaha bağlı Anadolu ,Suriye, Musul ve Balkanlardaki yurtluklarında , binlerce kilometreden , her türlü engelleri aşarak kopup gelen Oğuz –Türkmen derviş topluluğunu nasıl edipte dize getirecekti. Bu dervişlerin ataları da yaklaşık iki yüz yıl öncesinden tıpkı şimdikilerin yaptığı gibi Hacıbektaş’ın ve Ahi Evrenin yoldaşları olarak hiçbir karşılık beklemeksizin küffara karşı yalın kılıç gazalara çıkarak, bir avuç yoldaşlarıyla Bizans’ı dize getirip Osmanlı devletini kurmuşlardı. Yakup gibi daha genç bir padişahın ,bu karmaşık olayların içinde çıkması elbette ki mümkün değildi.
Akkoyunlu Uzun Hasan gibi geniş ufuklu ilerici bir hükümdara rağmen ,sayrında Nizamı Mülük’ün ekolünde yetişme oldukça tecrübeli yönetici kadrolar bulunmaktaydı. O gerici saray yöneticileri Türkmen kitlelerinin karakterinin geçmiş tarihlerini çok iyi bilirlerdi. Onlarda Nizmılmülük gibi koca Oğüz –Türkmen kılıçlarıyla ve kanlarıyla kurulmuş olan Büyük Selçuklu devletinin bir numaralı adanı olduğu halde azılı bir Türkmen –Oğuz düşmanı idiler.Bunların başında Akkoyunlu sarayından kaçıp Osmanlılara sığınan daha sonra Yavuz Sultan Selim’in akıl hocalığını yapıp,Anadolu’da ki Oğuz-Türkmen katliamlarına yol göstererek ve Güney Doğu Anadolu’da kendiside bu katliamlara katılarak bölgedeki Türkmenlerin kırımına ortak olan Uzun Hasan’ın katiplerinden Kürt İdrisi Bitlisi’de vardı. O saray bürokratları içinde Büyük Selçuklu devleti döneminde Oğuz boylarıyla yaşanan basit bir vergi anlaşmazlığından dolayı Sultan Sencer’i kışkırtarak Türkmen obalarına tuzak kuran , İran’lı Fars yardakçı emiri ümera takımının provokatörlüğü sonucunda Merv’de ve Belh geçitlerinde koca Selçuklu Devletinin yüz bin kişilik ordusunu yenerek Selçuklu Sultanı Sencer’i tahtadan bir salın üzerine oturtup “sen bizim hakanımızsın “ diyerek obalarındaki çadırlara götürüp yedi yıl esir gibi alıkoyarak Selçuklu Devletinin yıkılışına yol açtıklarını elbette ki bilenleri vardı . Yine o yardakçılar içinde Anadolu Selçukluları devrinde 1240’ta Moğol ve İran uşağı haline gelip bir Türk düşmanına dönüşen Konya Anadolu Selçuklu sultanına karşı Türkmenlerin Baba İlyas önderliğinde ayaklanışlarını ve yine o Türkmen yoldaşların Şeyh Bedrettin’in önderliğinde Osmanlı’ya başkaldırışlarını tek tek hafızalarda canlandıran Akkoyunlu sarayındaki İdrisi Bitlisilerin elbette ki tüyleri diken diken olmuştur. Çünkü o sömürgecilere dehşet veren Anadolu’lu Türkmen gücü işte gözlerinin önünde Erdebil’de azgınlaşan deniz dalgaları gibi o kayadan bu kayaya çarparak bir çıkış yolu arıyordu. O saray fareleri titreye titreye “Alim Allah ya yine şu bentleri aşarlarsa gör halimizi” diyorlardı. İşte bu durum Akkoyunlu soyguncu emiri ümera için kabul edilir bir durum değildi.
Saray entrikacıları bu zincirlere vurulamayan,haksızlığa zulme ve soysuzlaşmaya karşı amansız düşman olan ,hele birde başlarına güvendikleri inandıkları bir lideri bulduklarında , nice zalim ve kan emici sultanı tahtından tacından etmesini bilmiş bu Oğuz –Türkmenlerine bir tuzak kurmanın zamanı geldiğine inanmışlardı.Saray yardakçısı bürokratlar telaşla Yakub’u uyardılar. Hazırladıkları sinsi planları tek tek masaya serip üzerinde çalıştılar.
Sonunda Sultan Yakup Şeyh Haydar’ın çocuklarını Anadolulu Türkmen taraftarlarından koparmak için onları tutuklatmaya karar verdi. 1488 sonbaharında Şiraz valisi Mansur Bey Purnak’a ablası Alemşah Begüm olmak üzere çocukları Sultan Ali, İsmail ve İbrahim’i teslim ederek yanlarında bir kısım halifesi ile birlikte eski Sasani başkenti olan İstahr’da bir kaleye hapse gönderdi. Şah İsmail İstahr kalesindeki hapishanelerde annesi Alemşah Begüm ve abisi ve kardeşiyle yıllarca hapis hayatı. Küçücük bir çocuk olan İsmail ‘i Anadolu ‘lu bağlıları olan talipleri en zor şartlar altında da olsa hiç yalnız bırakmadılar. İsmail büyüdükçe olağanüstü yeteneklerini bir bir sergilemeye başlamıştı. İstahr zindanları İsmail’in ilk eğitim gördüğü ve olgunlaştığı bir okulu oldu. Türkmen beyleri onların çeşitli tehlikeler kaşısın da can güvenliğini ve beslenmelerini ,dış dünyayla haberleşmelerini akıl almaz yöntemleri kullanarak hayata kalmalarını sağladılar. Sabırla ve azimle zindanlarda kurtulacakları günü beklediler. Bu kurmay kadro konunun uzmanı yazarlar tarafından hep “yedi halife “ olarak bahsedilmiştir. Bunlar muhtemelen daha sonrada İsmail’in kurmay heyeti olan Şamlı Lala Hüseyin Beğ,Dulkadırlı(Maraş) Dede Abdal Beğ, ve Erzincan-Tercan taraflarında Çavuşlu obası liderlerinden Ustacalu beylerinde (Muhammed)Mehmet Beğ, Taliş’li Dedebey ,Karamanlı Rüstem Beğ,Şeyh Hasanlı Gök Ali Beğ idiler.
Sultan Yakup 1490 yılı sonunda ansızın öldü. Yakub’un ölümü üzerine Akkoyunlu sarayında kardeşler arasında amansız bir iktidar savaşı başlamıştı. Yakub’un oğullaırndan Baysungur’la karedeşi Rüstem arasındaki iktidar kavgasını Rüstem kazanır. Baysungur Şirvanşahı sarayına sığınır. Rüstem 1492 yılında Akkoyunlu tahtına oturur. Baysungurla yaşanan iktidar kavgasının devam edeceğini tahmin eden Sultan Rüstem’in desteklere ihtiyacı olduğunu hesap ederek , tahtını daha da sağlama almak için ,babası Yakub’un İsthar’da bir kaleye hapsettiği halası Alemşah Begüm ve yanındaki çocukları gelir. Erdebil’in manevi etkisini ve etrafındaki Anadolu Türkmenlerinin ölümüne savaşçı gücünü düşünerek,rakip kardeşe karşı güvence olsun diye İstahr kalesindeki mahkumları özgürlüğüne kavuşturur. Şah İsmail kardeşleri annelerive önder halifeleriyle birlikte kaledeki hapishaneden çıkarılarak 1493 yılı ilkbaharında Tebriz’deki Akkoyunlu sarayına getirilirler. Böylece kaledeki yaklaşık beş yıllık esaretleri son bulmuştur.
Özgürlüğüne kavuşan Erdebil’in genç Şeyhi Sultan Ali hemen harekete geçer. Erdebil’deki dergahında yarım kalmış davalarının yeniden hayata geçmesi için kolları sıvar. “… Her taraftan koşup gelen Türkmen- Suffi ordusunun başına geçen Sultan Ali ,Baysungur’u,aralarında vuku bulan iki çarpışmada ,mahvedercesine yendiği gibi,İsfahan valisinin ayaklanmasında bastırdığı için Rüstem’in hükümdarlığını kuvvetlendirmiş oldu” ( Faruk Sümer –a.g.e:say 80)
Sultan Ali’nin küçücük ordusunu oluşturan Türkmen yiğitleriyle birlikte kısa sürede önemli başarılar elde etmesi Rüstem’i ve o meşhur Akkoyunlu saray bürokrasisini korkutmuştu. Karanlık tertiplerin mimarları yeniden Erdebil Dergahının gencecik piri Sultan Ali’ye karşı tuzaklar kurarak ortadan kaldırmanın planlarını yaptılar. Rüstem 1493 sonbaharında Sultan Ali’yi hükümet merkezine çağırttı ve onu göz hapsine aldırdı. Erdebil dervişlerinden oluşan casusluk ekipleri Akkouyunlu padişahı Rüstem’in Şeyhleri Sultan Ali’yi bir tuzakla kesinlikle öldürüleceğini öğrenmişlerdi. Acele olarak bu bilgi Sultan Ali’ye ulaştırılarak tedbirli olması öğütlendi. Dervişler bir yandan da pirlerini kaçırma planları yaparak onu gözetim altında kaldığı Hoy şehrinden bir gece kaçırarak Erdebil’e doğru yola çıktılar.
“… Ertesi gün Sultan Rüstem bu hadiseyi öğrenince Aybey Sultan’ı ve yeğeni Hüseyin Bey Ali Han’ı aceleyle şeyhin takibine gönderdi… Kaçmakta olan Safeviler ,Erdebil yakınında Şamasi köyüne vardıkları zaman –kaynakların yazdığına göre- Sultan Ali’ye yakında hayatının sona ereceğine dair bir duygu gelmişti. Bunun için kardeşi İsmail’i yanına çağırdı,başına Haydari tacını koydu ve kendi yerine geçirdi. Aynı zamanda ecdadından miras olarak intikal eden esrarlı ve gizli bilgiyi de İsmail’e tebliğ etti. Bundan sonra aralarında Hüseyin Bey Lala, Kara Piri Bey Kaçar, Abdal Bey,ve Talişli Dedebey de bulunan en emniyetli yedi Sufi seçti.İsmail ve İbrahim’i emniyet içinde Erdebil’e götürmeleri için bu yedi kişiye emanet etti… (Arkadan gelen Akkoyunlu birliklerine karşı)Vuku bulan çarpışmada ilk önce Sultan Ali üstün geldi. Fakat takip sırasında taraftarları yağmaya koyuldular,kendiside zayıf kuvvetle düşmanın peşini bırakmadı.Bu sırada önüne çıkan bir derenin içine atı ile birlikte yuvarlandı ve üzenginin dolaşmasiyle boğuldu:Prenses Marta( Alemşah Begüm) matem içinde büyük oğlunun cesedini Erdebil’e taşıttı ve 1494 yılı yazında ecdadının yanına gömdürdü.” W.Hınz a.g.e say- 81-82)
Sıkı bir arama ve takip karşısında kalan dervişler Şah İsmail ve kardeşi İbrahim’i önce Erdebil dergahında ki çilehane denilen bir mağarada sakladılar. Akkoyunlu komutanların Erdebil’i didik didik aramaları ve kutsallığını dinlemeyip dergahı da basmaları tehlikesi üzerine müritleri onu dergahtan çıkarıp Kadı Ahmet Kakul’un evinde saklamaya karar verdiler. İsmail burada ancak üç gün kalabildi. Lala Hüseyin Bey,Abdal Bey ve diğer Anadolu beyleri Erdebil’de İsmail’i Akkoyunlu vali ve komutanlarına kaptırmamak için insan üstü çaba harcıyorlardı. Daha sonra İsmail’i Hancan Hatun adında bir kadının evine götürdüler. İsmail burada bir ay kadar kaldı. Annesi takip altında olduğu için İsmail’le görüştürülmüyordu. Ancak Şeyh Cüneyd’in kız kardeşi büyük halası Paşa Hatun onun ziyaretine gelebiliyordu.Birde yedi Türkmen Beyi dışında başka hiç kimse İsmail’in yerini bilmiyordu. İsmail daha sonra Timur’un serbest bıraktığı esirlerin oluşturduğu Anadolulu mahallesinde ki Uba(Aba) ismindeki bir dul kadının evine götürüldü. Bu evde uzun süre kalan Şah İsmail daha sonra Karaman’lı Rüstem Bey İsmail’i Erdebil dışındaki Kargan köyündeki ünlü Şii vaiz Feruhzad’ın evine götürdü. Küçük bir çocuğu düşman eline düşmemesi için köşe bucak kaçırıp hayatta kalması için amansız bir savaş veriliyordu.
Akkoyunlu komutan Aybey Sultan, İsmail’i her yerde arıyor ama bulamıyordu. Bu durum komutanı sinirlendiriyor , Erdebil halkına olmadık işkence ve zulümler yapıyordu. Ama Erdebil çuval İsmail bir iğne olmuş ara ara bulunamıyordu. Aybey Sultan halka gödağı vermek için acımasız cezalandırmalar yapıyordu. Yaptığı soruşturmalar sonunda İsmail’in Uba hatun’un evinde saklandığını öğrenen Aybey bu fedakar kadını hapse atmış ,sonrada halka gözdağı olsun diye Anadolu’nun yiğit Türkmen kızı ( Dulkadır)Maraş ilinden Uba Hatun’u Erdebil meydanında astırmıştı. Zalim Aybey Sultan İsmail’e kim yardım etmişse hepsini bir bir ortaya çıkarıp işkence yaptırmış,idam ettirmiş ve ağır cezalar verdirmişti.
Büyük hala Paşa Hatun’un kocası Mehmedi Bey Geylan taraflarındaki dostlarına güvenerek İsmail’i Reşt’e kaçırır. Geylan hakimi Emir Siyavuş İsmail’i ve yanındakileri iyi karşılar ve onu emniyetli bir yerde saklar. Yoğun baskılar üzerine Reşt’de kalması sakıncalı hale gelen Şah İsmail’i müritleri Doğu Geylan’da Lahican hakimi Mirza Ali ‘nin koruma sözü üzerene Lahican’a götürdüler. İsmail Lahican’da kaldığı süre içinde sistemli olarak sıkı bir dini ve felsefi eğitimi aldı. Onun akıllarla durgunluk veren zekası ve yetenekleri her söyleneni ve okuduğunu bir çırpıda kavraması ve bıkmaz usanmaz be sorgulama öğrenme aşkıyla günden güne en derin dini ve felsefi konuları kavramasını sağlıyordu. Ayrıca yaşıtlarından çok daha fazla gelişkin olması on bir yaşından bir çocuktan ziyade gelişme çağındaki bir delikanlıyı andırıyordu. İsmail Lahican’da ağır bir hastalık geçirerek bir yıl yatakta yatar. Sonra iyileşir ve eski sağlığına kavuşarak eğitimlerine devam eder. Bu arada Akkoyunluların İsmail’i ısrarlı takipleri devam ediyordu. Ama Anadolu Türkmen beylerinin İsmail’i düşman eline vermemek için sabır ve inançlı mücadelelerle ,akıllara durgunluk veren kurnazlıklarıyla İsmail’i saklamayı başarıyorlardı. Akkoyun’lu sarayı ısrarla istemesine rağmen bu çok kıymetli avına ulaşamıyordu. Bu geçen süre içinde Akkoyunlu sarayında kardeşler arasında da taht kavgaları başlamıştı. İktidar sahipleri bir birinin gözünü oyuyor,kardeş kelleleri havalarda uçuşuyordu.
“İsmail’in çok erken gelişip olgunlaşan şahsiyeti dünya tarihinin çok dikkate değer tezahürlerinden biridir. Akkoyunlu Devletinin çözülmiye başlaması bu kabiliyetteki İsmail’e gizli kalamazdı. Henüz 13 yaşını bitirmemiş bir çocuk olan İsmail büyük babası Uzun Hasan’ın bıraktığı mirasın başına geçmek üzere 1498 yılı sonunda Lahican’dan çıktığı zaman Erdebil Tarikat Devleti sona ermekte ve İran Safevi Devletinin tarihi başlamakta idi” (W.Hınz-a.g.e Say 86)
 
Anadolu derviş ve beyleri İsmail’i koruyup kollarken bir yandan da saraydaki gelişmeleri de yakından takip ediyorlardı. Artık havanın değiştiğini fark eden beyler ,Erdebil ve çevresinde hızlı bir örgütlenmeye girişmişlerdi. Dağılan erleri toparlamaya ve Anadolu’ya haber salarak Türkmen yiğitlerini İsmail’in etrafında saf tutmaya çağırıyorlardı. Yoldaş beyler Şah İsmail’in Lahican’da açığa çıkmasından önce bile küçükte olsa bir orduyu da hazırlamışlardı. “… İsmail Lahican’da dönerken yanında ileri gelenlerden yedi kişi vardı. Bunlarda İsmail’in Lalası ( Özel Hocası) Şamlu Hüseyin Beğ, dedesi Dulkadırlı Abdal Beğ, Hadim Beğ, Rüstem Beğ, Bayram Beğ, Kara Piri ve Aygut Beğ idiler” (F.Sümer a.g.e .say-17)

TERCAN –SARIKAYA HÖBEK DAĞINA YOLCULUK
Türkmen Beyleri bu kargaşa ortamından Anadolu’ya gidip büyük kuvvetler toplayarak, geri dönüp sarayları ve tahtları alt üst ederek , Erdebil Şeyhi Şah İsmail’i baba ve dedelerinin arzuladığı ,iktidar makamına oturmanın mümkün olabileceğini ve o zalim Şirvanşahlarını da tepeleyerek savaş meydanlarından şehit edilen pirlerinin , atalarının ve yoldaşlarının intikamlarını alabileceklerini kararlaştırdılar.

“…( Akkoyunlu sarayında ) Henüz mücadeleler devam ederken İsmail ,Gilan’dan ayrıldı. Ağustos ortası 1499.İsmail bu esanda henüz on iki yaşını bitirmiş bulunuyordu. Mamafih Akkoyunlu hükümdarları da ondan daha büyük değillerdi. Bu hükümdarlardan Sultan Murat 10 yaşında idi. İsmail’in Gilan’dan ayrılması durumun elverişli olması ile ilgili idi. İsmail Hazar Denizi’nin batı köşesindeki Deylem ülkesinden Tarum’a geldi. Burada denildiğine göre ,İsmail’in başına Anadolu’lu ve Şamlular’dan müteşekkil bin beş yüz mürid toplandı…. İsmail Tarum’dan Halhal’a oradan da Erdebil’e geldi ise de şehrin valisi Carüklü Sultan Ali Beğ’in ikazı üzerine Taliş tarafına yollandı ve Hazar Denizi kıyısındaki astara yöresinde Ercuvan’da kışlamaya gitti …
905 (1499) kışı pek şiddetli geçmişti. Öyle ki kuşlar soğuğun şiddetinden uçamayarak yere düşüyorlardı. İsmail müridlerine kardan büyük bir kale yaptırdı: içine adam koydurarak kaleyi hücumla fethedip eğlendi; 1500 baharı gelince Erdebil’i ziyaret ettikten sonra ( sekiz ay önce Şah İsmail’i Erdebil’e sokmayan vali karşısında güçlü bir Türkmen kuvveti görünce, çaresiz bir şekilde İsmail ve dervişlerinin kutsal dergahı ziyaretlerini sessizce seyretmek zorunda kalmıştır.) ,Gökçe Deniz’e (Göl) doğru yollandı…. İsmail’in asıl gayesi Anadolu’ya gitmekti. Daha kışlakta iken Erzincan’a gelmeleri için Anadolulu müridlere ulaklar gönderilmişti. Bu ulaklardan biri Kıc oğlu Hamza Beğ olup kendi oymağı olan Ustacalular’a yollanmıştı…. Bir gece oradan ( Ercuvan’dan)uzaklaşıp Erivan’ın güneyindeki Sa’d Çukuru (Çuhur Sad) bölgesine geldi. Buradan Dokuz Ulum mevkiine varıldığında Bayburd’lu Karaca İlyas ‘ın buyruğundaki bir kısım Anadolu’lu sofular şeyhlerinin huzuruna geldiler.. Yoluna devam eden İsmail Kağızman ve Erzurum’dan geçip Tercan’a sonra onun güneyindeki Sarukaya yaylağına ulaştı.” ( Faruk Sümer –a.g.e say :18)
Edebil’i ziyaret ettikten sonra batıya Anadolu’ya yönelen Şah İsmail yol boyunca yöre halkları tarafından coşkuyla karşılanmış çeşitli hediyeler atlar,koyun sürüleri bağışlanmış ve Edebil’i ziyaret ederken sayısı ancak bin beş yüz kişiyi bulan küçük ordusu yol boyunca çevre illerden Türkmen yiğidi gençlerin katılımı ile Tercan’da ki Höbek dağına vardığında üç bin kişiye çıkmıştı.
Şah İsmail kurmayları ve ordusuyla 1500 yılının Mayıs ayının ilk haftasında Tercan‘ın güney batısına düşen yemyeşil çayırları ve renge renk çiçekleriyle bezenmiş bir gelin duvağı gibi tepesindeki bulutlara ve mas mavi göğe doğru yükselen o yüce Höbek dağının eteklerindeki Ustacalu otağı olan Sarıkaya yaylasına gelirler. Sarıkaya Tercan Çayırlı ve Erzurum bölgesinde ki geniş yaylaklara , otlaklara ve tarım arazilerine sahip olan “ Oğuz’ların Ulu Yörük adlı büyük topluluğuna mensup” Çavuşlu omağından Ustacalu boylarının bölgedeki merkeziydi. Ustacalu’ lar Tercan yöresine komşu arazi sayılan Bayburt taraflarındaki Oğuz- Bayındır boyundan Karaca İlyas önderliğin de ki Alevi- Türkmen kitleleriyle de iç içe geçmiş dayanışma halinde yaşayan çok güçlü nüfuza ve kitlelere sahiptiler. Bu iki boyun önderleri ve yiğitleri de ezelden beri Erdebil bağlılarıydılar. Cüneyd ve Şeyh Haydar zamanlarında Erdebil de ki mücadelelere ve savaşlara en çok destek veren ,dövüşen ve fedakarlıklara katılanlar arasındaydılar. Bu nedenlerle Sarıkaya askeri ve siyasi açıdan en güvenlikli bir yerdi.
Bölgedeki bütün dağlar onların sürülerinin yaylağıydı.Ovaları ise ekip biçtikleri tarlalarla çayırlarından oluşmaktaydı. Hatta Karaçay köyümüze çok yakın olan Çavuşun Komu beklide Çavuşlu obası adından dolayı Ustacalulardan kalma bir yaylanın ismi olabilir. Yine Ayrıca bugün Çayırlı ilçesinde Mirzoğlu Köyü’de ( Mirza Bey’den dönüşme ) Ustacalıların önemli Beylerinden Mirza Bey’den kalma bir yer olabilir. Hınzoru Köyü Ustacıların çok önemli beylerinden Hızır Bey’in bir köyü olabilir. Tercan’ın Karaca Kışlak köyü beklide kuvvetli bir ihtimal Karaca İlyas’ın kışladığı bir yerlerden birisidir. Yine Tercan’da komşu köyümüz olan Hozbürük’ün 1536 yılındaki Osmanlı kayıtlarında şimdiki yerinde gösterilerek Hasyörük yazdığına göre bu köyde Ustacalulardan kalma bir yerleşim yeri olabilir. Prof. Faruk Sümer “ Safevi Devletinin Kuruluşu “ kitabında Osmanlı arşivindeki bilgileri kısa notlar halinde verirken “1574-1575 tarihinde Ulu Yörük arasındaki Ustacalu Oymağı,yapılan göçler dolayısıyla,çok zayıf bir durumda bulunuyordu. 1574-75 tarihli Ulu Yörük defterine göre Tapu Kadastro Umum Müdürlüğü Arşiv numr. 16,98a-98b) Ustacalu oymağı iki küçük obadan ibarettir: “ Bölük-i Utacalu tabi-i Yörükan-ı Büzürk on pare-, orta…” diye bildirmektedir. Büzrük kelimesi daha çok aynı ismi taşıyan büyük olan köye verilirmiş. Büyük Karaçay ,küçük Karaçay gibi. Büzrük zaman içinde hece düşmesi sonucu Hozbürük olması da mümkündür.Daha geniş bir araştırma yapılabilse bizim Tercan yöresinde bir çok dağ ,dere çayır gibi yerlerin adının beş yüz sene önce Tercan-çayırlı-Otlukbeli bölgelerini yurtluk obalık edinen Ustacalu amcalarımıza ait bir çok ize rastlanabilir.
Şah İsmail’in Höbek dağına sırtını dayayan Sarıkaya’ya getirilmesi her açıdan büyük bir hesap işi olduğu aşikardır. Oldukça büyük bir topluluk olan Ustacaluların ve Bayburtlu Karaca İlyasların bölgedeki etkinliği bir yana , Sarıkaya ve Höbek dağı ise İpek yolu üzerinde Doğuda gelen büyük tüccar kervanlarının Tercan’da bulunan Kervansaray’da konakladıktan sonra Fırat üzerinde Kötür köprüsünden geçerek Erzincan ‘a oradan da Kemah ve Kemaliye-Arapgir üzerinden Malatya’ya geçip Güney Anadolu ve Suriye limanlarıyla Akdeniz’e ulaştığı,ayrıca batıya Sivas yönünden de İç Anadolu’da ki Tokat Amasya Çorum ve Karaman ,Teke yöresindeki Türkmen oymaklarına açılan önemli bir yolun kıyısında adete doğal bir gözetleme kulesi gibidir. Höbek dağı bölgede sönmüş bir yanardağdır. Bir gelin duvağı gibi doğudan batıya kuzeyden güneye alabildiğine genişçe bir çemberi andıran eteklerinden tatlı bir eğimle gök yüzüne yükselen ,etrafında ki düzlüklerinde çepe çevre yerleşen onlarca köy vardır.. Aşağılarda geniş düzlüklerde tarım yapılırken Höbek dağı da bu köylerin sürülerinin doya doya otladığı, geniş çayırlıklar ve uçsuz bucaksız meralarıyla , karlı tepelerinden akıp gelen sorul şorul sularıyla eteklerindeki köylere hayat veren , asırlar boyunca bölge halkı tarafından ziyaret olarak saygıyla anılan,zirvesine yakın kara taşların altındaki küçük düzlükte kurbanlar kesilerek adaklar adanan Höbek dağı tarihi bir olaya şahitlik yapmış bir dağdır.
Höbek dağı 1473 Ağustosunda Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’le İsmail’in dedesi Akkoyunlu hakanı Uzun Hasan’ın savaşa tutuştuğu yer olan Otlukbeli platosunun da tam karşısına güney doğusuna düşmektedir. O Otlukbeli savaşında ateşli silahları ve topları olan Fatih’in ,çağın en modern ordusuyla Akkoyunluların yalın kılıç Türkmen süvarileri ile yapılan savaşta her iki taraftan da on binlerce Türk yiğidi Fırat nehrinin geçtiği o dar vadilerde ve yamaçlarda saltanat ve hakimiyet uğruna canlarını vermişlerdi. Sol kanattaki birliklere komutanlık yapan İsmail’in dayısı Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel de Otlukbeli meydanında atından düşürülerek kellesi kesilip Fatih’in otağına götürülen en büyük müjdelerin arasındaydı .Aradan yirmi yedi yıl geçmesine rağmen o günün acılarını yaşamış olan bölgedeki Ustacalu Türkmenleri İsmail’i mutlaka Otlukbeline götürmüş orada yapılan savaş hakkında bilgiler vermişlerdir.

HÖBEK DAĞINDA BÜYÜK TÜRKMEN KURULTAYI
Daha önce belirttiğimiz gibi İsmail saklandığı Gilan eyaletindeki Lahican şehrinden ayrılıp abisi babası ve dedelerinin türbelerini ziyaret etmek için Erdebil’e döndüğü zaman ,devrin valisi tarafından Erdebil’de kalmasına müsaade edilmemesi üzerine etrafındaki küçük ordusu ile kışlamak için Ercuvan’a gitmek zorunda kalmıştı. Şiddetli bir kış mevsimini Ercuvan’da geçirmeye çalışan Türkmen beyleri gelecek bahar ayında Anadolu’ya gitmeye karar verirler.”….Daha kışlakta iken Erzincan’a gelmeleri için Anadolulu müritlere ulaklar gönderilmişti. Bu ulaklardan biri Kıc Oğlu Hamza Beğ olup kendi oymağı olan Ustacalulara yollanmıştı. …. İsmail’in Anadolu’ya gelişi bu ülkede ki müridleri arasında derin bir sevinç yarattı. O derecedeki gerdeğe girmek üzere olan Dulkadır elinden bir genç davet haberini alır almaz gerdeği unutup Erzincan yolunu tutmuştu. Her taraftan bölük bölük gelen Türkler Ustacalu, Şamlu, Rumlu( başlıca Sivas ,Amasya,Tokat bölgelerinin yerleşik Türk halkı) ,Tekelü (Antalya bölgesi),Zü’kadr(Dulkadır-Maraş) ile yine Anadolu’da ki Karaman bölgesi halkına ( başta Turgutlular olmak üzere ) ve Varsaklar’a ( Tarsus bölgesi Türkmenleri) mensup idiler. Beğlerden Ustacalu Mirza Beğ oğlu Muhammed Beğ, Şamlu Abdi Beğ de kalabalık mahiyetleri ile gelenler arasında bulunuyorlardı. İşte Safevi devletini kuran ve devam ettiren Anadolu Türkleri bunlardır. Anlaşılacağı üzere bu Türklerin ezici çoğunluğu veya hepsi Orta ve Güney Anadolu bölgelerinden idiler. İsmail bilhassa dahili mücadelelerden dolayı ( Akkoyunlu sarayındaki taht kavgaları) hiçbir güçlüğe uğramadan istediği gibi Akkoyunlu ülkesini dolaşmış ve yine bu devlete ait olan Erzincan’a gelip orada kolayca müritlerini etrafına toplamıştı” ( F.Sümer,a.g.e Sa:18-19).

Osmanlı kaynaklarında ve daha sonra yazılan eserlerin çoğunluğunda Şah İsmail’in Sarıkaya’da ki iki aylık dönem içinde ki yaşamını basitleştirirler. İsmail’in bölgede köylülere bir çok zararlar veren büyük bir Boz ayıyı öldürmesini daha çok öne çıkarırlar. Reha Çamuroğlu tarihi bir roman olarak yazdığı değerli eseri “İsmail “de modaya uyarak Şah İsmail’in Boz ayıyı öldürülüşünü uzun uzun anlattıktan sonra Çavuşlu obası ileri gelenlerinden Oğlan Emet’in babası ihtiyar Koca Cemal’in konağında yapılan sohbet toplantılarında İsmail’e ilk defa nasıl şarap içirdiğini , toplantılarda İsmail’in şarapla tanışmasını efsanevi bir dille uzun uzun anlatır.
Şah İsmail ve etrafındaki kurmay heyetinin Sarıkaya ‘da kaldıkları iki aya yakın zamanda ki çalışmalarını basit birkaç olaya indirgemek çok yanlıştır. Yüzlerce yıldır yaşanan altüst oluşları , Dede Korkut hikayelerinde , Oğuz namelerde dinleyen ve ak sakallı koca dedelerinin ,pirlerinin verdiği tarih bilinciyle donanmış o boy beyleri Anadolu’da Suriye’de,Musul’da ve Balkanlarda ki yoldaşlarını bilginlerini ,mürşitlerini ,pirlerini Sarıkaya yaylasına basit birkaç iş için çağırmış olamazlardı. Büyük bir yol ayrımının muhasebesini yapmak için koşup Höbek dağına gelmişlerdi.
Türkmen beyleri 1500 yılının yazında, yoldaşlarını Erzincan –Tercan Sarıkaya yaylasına Büyük Kurultay yapmak için toplamışlardı. Evet bu kesin olarak böyledir. Türkmen beyleri on üç yaşında ki Şah İsmail’in manevi önderliğinde Sarıkaya yaylası Höbek dağında Türk tarihinde derin izler bırakan süreci başlatacak önemli bir Kurultayı Sarıkaya’da yapmışlardır. Bu kurultaya katılan Türkmen beyleri Osmanlıda ki önemli kopuşu sezmiş ve iki yüz yıldır kanlarını akıta akıta kurdukları Osmanlı devletinin kendilerine yabancılaştığını, artık Türk devleti karakteri ve geleneklerini kaybettiğine inanmaktaydılar.
“ ..Anadolu Selçukluları,Moğol istilasıyla canlanan Türkmen kabile savaşçılığı(Babai İsyanları),en sonunda Latin şövalyelerinden oluşan ücretli orduyla ezilmişlerdir.Osmanlı devleti de ,kuruluş yıllarında itibaren kabile şavaşçılığının İslami renkler altında sürdürülmesinden başka bir şey olmayan Gazi İdeolojisi ve davranışına karşı Sünni İslama dayanmıştır. Türkmen kabile geleneği kuruluş dönemi boyunca acımasızca ezilmiş en son Çandaroğulları sülalesi yok edilerek ,eski Türkmen soyluluğu devlet katında yaşatılmamıştır.”( Doğu Perinçek,Osmanlı’dan Bugüne Toplum ve Devlet-say:108)
“… Orta Anadolu’da 1240’larda Selçuklu Devleti’ne karşı (Moğol ve Fars zorbalığının kölesi olan Selçuklu sarayına) Vefai dervişlerinden Baba İlyas etrafında Türkmen ayaklanması şiddetle bastırıldı. Babi dervişleri,ucların en uzak noktalarına ,bu arada Özellikle Osmanlı topraklarına kaçıp sığınmış görünmektedir….. İlk dönemlere ait tahrir defterlerinde dağda kırda boş toprakları şenletip zaviye kuran,sonra bunu vakıf olarak sultana onaylatan Kalenderi-Babai dervişlere ait bir çok kayıtlar bulmaktayız. Defter kayıtlarından ilginç bir misal şudur: Saruhan’da dağ eteğinde Şuca Abdal,Sinan,İsmail,Mustafa ,Ali,Kaygusuz ve başka dervişlerle birlikte sipahiden bir yer tapulamışlardır…..Toprağı işlemede ,hasat ve harcamada zaviye mensupları her şeyi ortaklaşa yaparlar, kominal bir hayat yaşanır. Herkes çalışmak zorundadır…. Osman Gazi ‘de ,kuşkusuz başlangıçta bu alplardan bir idi. Onu ötekiler arasında seçkin duruma getiren özellik,bir Vefai- Babai tarikat halifesi olarak uc’a gelen Şeyh Ede-Bali’nin yakınlık ve “berekatı olmuştur…Keza ,Orhan Gazi ile Bursa kuşatmasında hazır bulunan Abdal Musa da Ahilerle beraber uca göçen dervişlerdendir. Osman Gazi zamanında Sultan-önü ucunda rastladığımız Ahiler ve abdal/kalenderilerin, Orta-Anadolu’da 1256’da patlak veren Moğol-Türkmen mücadelesinin serpintileri olduğu olgusunu ortaya koymaktadır.”.(Halil İnalcık- Devlet-i Aliye: say-2241)
Başlangıçta kurucu unsur olan Türk sonradan köle ve esir haline getirildi.”.. .Fatih vziriazamlarını kullarından ( Türk olmayan devşirme –dönmelerden) seçtiği gibi icrai ve siyasi iktidarın temsilcileri olarak idarenin her kademesinde yalnız kullarını (dönmelerini ) kullanmıştır. Böylece valiler,timarlı sipahiler,vergi tahsildarları ve padişah yasağı’nı uygulamaya yetkili bütün icra ajanlarını kullardan seçmiştir.” (H.İnalcık,a.g.e.:say 118)
Höbek Dağı Kurultayına katılan önderler ,Osmanlının Arap –Bizans İmparatorluğu sistemiyle yoluna devam edeceğini, padişahların kapısındaki kul takımı Sırp,Hırvat,Rum ‘lar dan oluşan dönme ve devşirmelerin egemenliğine dönüşmüş, kurucu unsur olan Türk’ün Türkmen’in dışlandığını tespit ederek bir karar vermek gerektiğini tartışmışlardır . Höbek dağında Ahi Evranların, Bursa’yı Bizans Tekfurlarında alan Abdal Musa ve Geyikli Babaların ,Tursun Fakih’lerin,Şeyh Edeb Alilerin başına gelenleri uzun uzun tartışmışlardır.Yani asırlar boyunca köleleştirilmeye ,baskıya haksızlığa boyun bükmeyen Oğuz –Türkmen çocukları yeni moda dönme ve devşirmeleşmeye uyarak birer kapı kulu yanaşması mı olacaklar, yoksa başı dik olarak mı yaşayacaklardı. Türkmen öncüleri Sarıkaya’da ki Büyük Kurultay’da neye mal olursa olsun kul olmayı, Yezitleşmeyi, devşirmeleşmeyi, dönmeleşmeyi, Emevileşmeyi, Bizanslaşmayı kabul etmediklerini ilan ettiler. “O zaman Oğuz –Türkmen evladına yeni bir devlet gerekir” diyerek topladıkları yiğit yoldaşlarıyla Kafkaslara- Azerbaycan’a yürüyerek tarihte eşine az rastlanacak bir refleksle ,kendi gönüllerine göre yeni bir Türk Devletini kurma savaşına başlamış ve iki ay içinde de bunu başarmışlardır.
Sarıkaya’da ki toplantılarda Büyük Türkmen Kurultayı yapıldığını ilk kavrayan değerli yazarımız İsmail Onarlı olmuştur. İsmail Onarlı’nın “ Şah İsmail” kitabına Cemal Şener’in yazdığı giriş yazısında belirttiği gibi ” …İsmail Onarlı’nın elimizdeki kitabı “ Şah İsmail” adlı eseri de bu açıdan önemli bir çalışmadır. Şah İsmail Hatayi’yi Onarlı ,Alevi geleneğinde yaşayan hali ile okuyucuya vermek istiyor” demektedir. Tam da Cemal Şener’in yazdığı gibi İsmail Onar’lı “Şah İsmail “ kitabında Alevi –Bektaşi menakıpnamelerinde ki gibi kişileri efsaneleştirerek insan üstü roller vererek, olayları fizikötesi bir çok kurguyla anlatmıştır. Höbek dağı ile Munzur gözelerini ve bir çok açıdan fiziksel olarak bir arada olması mümkün olmayan yerlerle ilgili yanlışlar yapmasına rağmen ,her şeyi efsanevi bir bakışla yazmıştır. Kitap da İsmail’in öldürdüğü ayı dile gelir insan gibi İsmail’le konuşur ona sorular sorar. Bölgedeki Ermenilerle ilgili gerçek dışı abartmaları ve kendisinin daha önce yazdığı kitaplarda verdiği bilgilerle açıkça çelişen anlatımları eksikler olarak değerlendirsek de İsmail Onarlı’nın Türk yazın hayatına sunduğu eserinde , ilk defa 1500 yılı yazında Sarıkaya da ki yaşanan buluşmayı “Büyük Türkmen Kurultay” olarak yazması önemli bir başlangıç olmuştur.
SARIKAYA KURULTAYINDAN YENİ BİR TÜRK DEVLETİNE
1500 yılı Mayıs ayında başlayan Sarıkaya Kurultayında Anadolu Türkmen Beyleri ve yoksul köylüleri II.Murat döneminden itibaren başlayıp ,Fatih’in padişahlığında ise hızla yaygınlaşan devşirme ve dönme takımının devlet yönetiminin her kademesini ele geçirmesi üzerine, tımarların ,hasların Türk Beylerinden alınıp Sırp ,Rum ,Bulgar gibi Hıristiyan dönmelerine verilmesi ,köylülerin ise sırtına yüklenen ağır vergiler ve kapıkulu -sipahi zulümleri Oğuz –Türkmen kitlesinin tımarları ellerinden alınan beylerinden ,yoksul köylüsüne kadar uzanan geniş Türk kitlesi bir şeyler yapmanın zamanı geldiğine kara vermişlerdi . İşte Sarıkaya’da başlayan Kurultay’da bu sorunlar bilge insanlar ve yoldaşlar tarafında tarafından ayrıntısıyla tartışıldı ve çıkış yolu olarak da yeni bir Türk devleti kurulmasına karar veridi. Osmanlı’nın dönme ve devşirme mollalarının “ Şu Mühlid ve Zındık , aklı kıt idraksiz ve kaba(Etrak-ı bi İdrak Türk) Kızılbaş Türkmen kafileri “ diyerek saldırdığı mazlum ve milli devrimci Türkmen yiğitleri “ yetti gayri “ deyüp kılıçlarını çekerek yeni bir Türk devletini kurmak için o kutsal Höbek dağından aşağı inerek heyecan içinde ,Suriye’den, Maraş’tan, Toroslar’dan, Kazova’dan kopup gelip Erzincan Ovasında toplanan binlerce Türkmen yoldaşlarıyla buluşmaya gittiler.

“ … Kendilerini bundan sonra Kızılbaş olarak da zikredeceğimiz Anadolu’lu Safevi müridlerinin Erzincan’a şeyhlerinin etrafında toplanmaları neticesinde ,daha önce de işaret edildiği gibi,baş ile gövde birleşmişti. Artık harekete geçilebilirdi. İsmail 905 yılının başlarında (Temmuz-Ağustos -1500-Koyun yılı) Erzincan’da ayrıldı. Buyruğundan takriben yedi bin kişilik bir kuvvet vardı. Hedef Şirvan ülkesi idi. Böylece İsmail hem baba ve dedesinin öcünü alacak,hem de zengin Şirvan ülkesinden elde edeceği ganimet ile yoksul müridlerini besleyecek ve donatacak idi.
… Esasen ,tecrübe göstermiştir ki Şirvan Şah ordusunun çekilinecek bir tarafı da yoktu. Dönüşte Pasin ovasına(Erzurum’un doğusun da) gelindiğinde Hadim Beğ kumandasında Gürcistan’a bir kuvvet gönderilerek bazı yerler yağmalandı…..ünlü Koyun Ölümü geçidinden Kür ırmağı geçilip Şirvan’a girildi. Şirvan Şah Ferruh Yesar,İsmail’in müridleri ile üzerine yürüdüğünü haber alınca askerini topladı. Şirvan ordusu 20.000 atlı ve tkriben 6000 yaya olup silah ve teçizatı da mükemmeldi.
…Kızılbaş askerinin üstün tarafı ise maneviyatlarının son derece kuvvetli olması idi. …Gülistan ve Baykurd kaleleri yakınında Cebani denilen yerde yapılan savaşta Şirvan Ordusu ağır bir mağlubiyete uğradı. Ferruh Yesar kaçmaya çalışırken kendisini tanımayan bir Kızılbaş askeri tarafından öldürüldü. Sonra teşhis edilip cesedi yakıldı.
…İsmail kazandığı bu zaferden sonra Şemahi’ye girdi.( İsmail bölgeye dağılan Ferruh Yesar’ın oğullarını da takip ederek etkisiz hale getirdi). İsmail kışlamak için Kür’ün ağzına yakın yerdeki Mahmud Abad’a gitti. Buradan Ustacalu Muhammed beğ ile Hınuslu Aygud Oğlu İlyas Beğ’i Bakü’nün fethine gönderdi. Bunlar vazifelerini başarı ile yerine getirdiler.
… Bahar gelince (1501) İsmail kışlaktan çıktı ve Gülistan kalesinin fetihine girişti;bu esnada Akkoyunlu hükümdarı Evlend’in(Dayısının oğlu) üzerine olduğunu haber alınca onu  karşılamak üzere harekete geçti. İsmail ve Elvend Nahçivan havalisindeki Şurur mevkiinde karşılaştılar. (906-1501 Temmuz –Ağustos ayı) Elvend sayıca ve silahça üstün bir durumda olmasına rağmen Safevi şeyhine yenildi. Akkoyunlu ordusunun mühim bir kısmı ile en büyük beğlerden çoğu savaş meydanında kaldı. Bu savaşta İsmail’in başlıca emirleri ,eski mürüdlerinden Şamlu Lala Hüseyin Beğ ile Dulkadırlı Dede Abdal Beğ başta olmak üzere ,Ustacalu Muhammed Beğ, Şamlu Abdi( Abidin) Beğ, Bayburdlu Karaca İlyas, Tekelü Saru Ali Beğ, Rumlu Ali Beğ,Tekeli Helvacı Oğlu İlyas beğ, Zulkadrlu Keçel Beğ, Karamanlu bayram Beğ, Kaçar Pi,ri Beğ, Taliş Hadim Beğ ve diğerleri idiler.
…. Şurur savaşı Azerbaycan’ı İsmail’e kazandırdı. Safevi şeyhi Tebriz’de kolayca şahlık tahtına oturdu,12 imam adına hutbe okutup para kestirdi,tayinler yapıldı. Safevi devleti resmen kuruldu.(1501). Şeyh Cüneyd’den beri gösterilen gayretler ve yapılan fedakarlıklar semeresini vermiş,tahakkuku (gerçekleşmesi) imkansız bir hayal gibi görünen gayeye ulaşılmıştı. Anadolu Kızılbaş Türkler olmasa değil Safevi devletinin kuruluşu ,Erdebil şeyhlerinin siyasi gayeleri taşımaları bile düşünülemezdi.” Faruk Sümer :Safevi Devletinin Kuruluşu –say 20-22)

BÜYÜK TÜRKMEN KURULTAYINA KATILAN VE SAFEVİ DEVLETİNİN KURULUŞUNDA ROL OYNAYAN OYMAKLAR
Prof. Faruk Sümer bu sürece katılan oymakları “ Büyük Oymaklar “ ve “ Küçük Oymaklar “olarak ikiye ayırır.

BÜYÜK OYMAKLAR

1. RUMLU
Rumlu olarak adlandırılan aşiretler başta Sivas, Koyuluhisar,Şebinkarahisar, Amasya ve Tokat ‘ta ki Türkmen aşiretleridir. Sivas ili ve yakın çevresinin adı o zamanlar Eyalet-i Rum idi. “…Rumlular’ın devletin kurulmasında mühim bir rol oynadıkları yukarıda görülmüştü. Nur Ali Halife,Piri Beğ ve Div( Dev) Sultan. Div Ali Beğ;kendisinin Tokat bölgesi halkından olduğu … Emir’ül-ümeralığa sadece şahsi kabiliyetleri sayesinde yükselmiştir. Rumlu’dan Badıncan(Patlıcan) Sultan, (Erdebil valisi),Kazak Sultan,Sofiyan halife ve Aygud Beğ’i tanıyoruz.”(Say- 43)

2- USTACALU
“ ..Bu boy aslında başlıca Sivas-Amasya –Tokat bölgesinde yaşayan ve bazı oymakları Kırşehir’e kadar yayılan Ulu Yörük adlı büyük topluluğa mensup idi. Şeyh Cüneyd ve Haydar’ın Anadolulu müridlerinin mühim bir kısmını Ustacalu’lar teşkil ediyordu. 1500 yılında (Sarıkaya’da ) Erzincan da buyruğundaki iki yüz atlı ile Şah İsmail’in katına gelen Mirza Beğ oğlu Muhammed Beğ, Ustacalu neslindendi. ( Daha sonra Diyarbakır valisi olan Muhammed Bey Mardin ,Urfa ve diğer illerin Safevi Devletine katan çok etkili bir komutan olmuştur)

…. Muhammed Beğ Çaldıran’da Safevi ordusunun sol koluna kumanda eden meşhur Ustacalu Muhammed Han’dı. Muhammed Han’ın bu tarihte Kılıç Han adlı oğlunu tanıyoruz. ( Çaldıran savaşı sırasında Yavuz Sultan Selim’in ordusu Çaldıran ovasına inerken , Safevi kurmayları durumu etraftaki dağlardan izlerler. Karargah da toplanan savaş divanın da Ustacalu Muhammed Şah İsmail’e ” Şahım Osmanlı ordusu Çaldıran ovasına yorgun geldi. Daha dinlenmeden ve toplarını yerleştirip savaş düzenlerini kumadan hemen saldıralım” der. Şah İsmail’in yanındaki daha üst düzeydeki yöneticiler Ustacalu ‘nun bu önerisine karşı çıkarlar “ Senin borun Diyarbakır’da öter ” diyerek onu sustururlar.” Yarını beklemeden Hemen saldıralım” önerisini kabul etmezler.Şahın dinç ordusu Yavuz Selim’in ovaya yerleşmesini ve savaş düzeni almasını o gün tepelerde sakin sakin seyrederler. Ertesi gün yapılan Çaldıran savaşında Şah İsmail ve kurmayları , sahra toplarını dahil , çeşit çeşit toplara sahip olan dünyanın en güçlü ordusu olan Osmanlı askeri kıtalarının problemsiz ve müdahalesiz savaş düzeni almasını seyretmeleri ve Ustacalu Muhammedin teklifini kabul etmemenin bedelini çok ağır ödediler. Çaldıran savaşında Şahın ordusu yenilmiş ve kendisi de savaş meydanında canını zor kurtarmıştır. Bizim Tercan –Sarıkayalı Ustacalu Muhammed’de Çaldıran’da sol kolun komutanı olarak savaş meydanında yiğitçe savaşarak ölmüştür.) …Yine Ustacalu Saru Pire’nin Çaldıran savaşında öldüğü görülmüştü. Bu tarihte Çayan Sultan’ın (Ustacalu’lu) kardeşi Köpek Sultan (asıl adı Mustafa idi),Karınca Sultan,Menteşe Sultan,Bedir Beğ,Kurt Beğ,Kara Han’ın oğlu Abdullah Han, Kadı Beğ, Sofu Oğlu Ahmed Sultan ( Kirman valisi) Hamza Sultan,Taceddin Beğ gibi emirler de bu boydandı. ….Bu suretle Ustacalular Şah İsmail devrinde devleti kuran oymakların başında gelir…” (a.g.e:say-45-46)

3- TEKELÜ
“… Teke İli veya Teke denilen Antalya bölgesi Türkleri’nden idiler. Aralarında Hamid ili (İsparta –Burdur bölgesi) ve Menteşe ili ( başlıca Muğla vilayeti) halkından kimseler vardı. Tekelüler devletin kuruluşunda mühim bir rol oynadıktan başka 1510-1511 yılında Şah Kulu Baba isyanı dolayısıyla 15.000 kişinin İran’a gelmesi ile çok daha fazla kuvvetlendiler. Saru Ali ,diğer bir Tekelü Beğ’i Burun Sultan, Yeğen Sultan, Çuha(çuka) Sultan,Reis Beğ ile Şerefeddin Beğ ‘in de Şah Kulu Tekelülerinden önce Şah İsmail’in hizmetinde olduklarını biliyoruz…. Karaca Sultan, Ahi Sultan, Çirkin Sultan tekelilerin en başta gelen beğleri idiler.” (a.g.e. say-47)

4- ŞAMLU
“… Şamlular yazın Sivas’ın güneyindeki Uzun –Yayla ‘da kışın Haleb-Ayıntab( gazianteb) arasında yaşayan ve Osmanlı devrinde haleb Türkmenleri denilen oymakların umumi adıdır. … şamlular Şeyh Cüneyd’den beri Erdebil tarikatının en eski müridleri arasında yer almışlardı. Şey Haydar’ın en başta gelen halifelerinden Hüseyin Bey,Şamluya mensup idi…. Tarikatın bu en eski mensubu ve Şah İsmail’in en yakın iki emirinden biri olan lala Hüseyin Beğ gördüğümüz gibi ,Çaldıran savaşında ölmüştür. Şamlu’ların diğer büyük emiri de Abdi Beğ idi. Abdi beğ üçyüz atlı ile Erzincan’da Şah İsmail’e katıldığını..Devletin kurulması üzerine tavacı başı olan Abdi beğ1506-1507’de Kürd Sarım ile yapılan savaşta ölmüştü. Abdi Beğ’in Durmuş ve Hüseyin adlı iki oğlunu tanıyoruz. Bunlardan ilki kısa zamanda yükselerek en muteber emirler arasında yer almıştır.” ( a.g.e –say 48)

5 – ZU’L – KADR ( DULKADIR)
Bu boy Safevi kaynaklarında seksen bin ev olduğu söylenen Maraş ve Boz Ok (Yozgat) bölgesindeki Dulkadır elinin ,daha ziyade Boz Ok ‘da yaşayan oymaklarından bazılarının kollarından meydana gelmiştir. Şah İsmail’in babası Haydar’ın en yakın müridlerinden Dede Abdal Beğ bu teşekkülden idi. …Devletin kuruluşundan sonra Abdal Beğ’in korucu başılığına getirilmiş olduğunu görüyoruz….. Devletin kuruluşuna katılan Keçel Berğ lakbıyla tanınmış olan İlyas Beğ idi. Şah İsmail 1503 yılında Fars’ı fethedince bu geniş bölgenin valiliğini İlyas Beğ’e vermişti.

KÜÇÜK OYMAKLAR

1- VARSAKLAR: “…Bilindiği gibi Varsak ,Tarsus bölgesindeki Türkmen oymaklarının adıdır. Şeyh Cüneyd’in Varsaklar arasında dolaşıp onların bir çoğunu kendine bağladığını biliyoruz. Kemah kalesi kumandanı Yusuf Beğ ve muavini Muhammed Beğ ile askerlerinin Varsaklardan odluğunu görmüştük. Varsakların kendilerine mahsus şiir ve türküleri vardı ki ,buna varsağı denilmektedir. Varsağılar Safevi sarayında ve Kızılbaş beğleri arasında zevkle dinlenen şiir ve türkülerden biridir.” ( a.g.e- say: 50)

2- ÇEPNİ : “….Çepniler’in 24 Oğuz boyundan biri olduğu malumdur. Çepniler Anadolu’nun fetih ve iskanında pek mühim roller oynamış boylardan biridir…. Bir bölüğü Halep Türkmenleri , mühim bir küme de Sivas ,Tokat ve Amasya bölgesindeki Ulu Yörük arasında yaşadığı gibi ,yine bu boya mensup pek kalabalık bir topluluk Trabzon ,Bayburt,Gümüşhane ,Giresun ve canik(Ordu ,Samsun) bölgesinden oturuyordu. İşta Safeviler hizmetindeki Çepniler de bu sayılan topluluk ve bölgelerden idiler” ( a.g.e –Say :50)

3- ARABGİRLÜ: “… Bilindiği gibi Arabgir bugün malatya’ya bağlı bir kazadır. Bu kaza halkından da bir miktar Kızılbaş’ın İran’a gittiği görülüyor. 1523 tarihinde bu oymağın başında Emir Ali Kulu (Kuli) Beğ vardı.” (a.g.e-say:51)

4- TURGUDLU : “… 1500-1501 YILINDA Erzincan’da İsmail’in katına gelenler arasında Karaman İli halkından da müridlerin bulunduğunu söylenir. Gerçekten Şah İsmail Karaman Oğulları ile dünürlük kurmuş, en muteber beği olan Turgud Oğulları’ından Musa Beğ’e 1512 gönderdiği Türkçe bir mektupta karamanlı Ahmed Ağa’nın isteği üzerine hareket olunmasını…yazmaktadır…. Karaman oğlu Kasım Beğ’in çeribaşısı(Kumandanı) Pir Bayram ile yine büyük emirlerinden Kökez Oğlu’nun altı bin er ile Şah İsmail’in hizmetine girip Tebriz’i şaha alıverdikleri” (a.g.e –Say: 51)
5 –BOZCALU: “…Haleb Türkmenleri’ne bağlı bir boy idi… Özbek hükümdarı Muhammed Şibani Han’ın başını Bozcalı’dan Aziz Ağa kesmişti”( a.g.e-say:52)
6 – ACİRLÜ : Bunun da Haleb Türkmenleri’ne mensup olduğu anlaşılıyor.
7- HINISLU : Şeyh Haydar’ın ileri gelen emirlerinden Ayğut Oğlu İlyas Beğ’in bu oymaktan olduğu anlaşılıyor.
8- ÇEMİŞGEZEKLU: “ Mensupları Tunceli’ne bağlı Çemişgezek kazası halkından olan… Bu oymak da pek ehemmiyetsiz bir rol oynamıştır. ….İşte safevi devletini kuran,onun asıl kaynağı olan ve hakim unsurunu teşkil eden oymakların belli başlıları bunlardan ibarettir. Bu oymakların meydana getirdiği Safevi Kızılbaş topluluğu Anadolu’lu yeni bir teşekküldür. Akkoyunlular’dan ve Karakoyunlular’dan farklı bir topluluktur…. Akkoyunlu Ulusu’nun bir kısmı ile Karakoyunlu oymakları da Safaviler’e tabi oldular ve zamanla devlet hizmetine alındılar. Fakat bunlar Kızılbaşlığı kabul ettikleri halde çoğu birinci derecede bir mevkie sahip olamadılar. Bunlardan Kaçarlar’ın XV.yüzyıl sonlarına doğru Anadolu’da ki Boz –Ok(Yozgat) bölgesinden Gence bölgesine geldikleri anlaşılıyor….. Şeyh Haydar’ın müridleri arasında Kaçarlar’dan Piri Beğ’i görüyoruz.” (a.g.e-Say: 53-54)
Safevi Devleti kuruluş tamamlandıktan sonra Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletini oluşturan boylardan bir çoğu sonradan Şah İsmail’e katılmışlardır. Bu boylar Safevi tarihinde Özellikle Irak-Bağdat bölgelerinde önemli roller oynamışlardır. Bu boylar Musullu,Pürnek ve Avşar Boyları ve beyleridir..”…Avşar Beğlerinden …Sultan Ali Mirza’ya gelince ,o Çaldıran’da “ Şah benim” diyerek Şah İsmail’in esir alınmasını veya öldürülmesini önlemişti.” ( F.Sümer;say 56).
Faruk Sümer Şah İsmail döneminde ve daha sonra oğlu Şah Tahmasb ve diğer torunları dönemini de içine alan( yaklaşık yüz otuz yılı kapsayan )Şah Abbas(1638) döneminin sonuna kadar Safevi Devletinde görev yapan Türkmen boylarını ve beylerini her dönemdeki rollerini ,saraydaki etkinliklerini ,kendi aralarında ki çeşitli kavgalarını ,Osmanlı Devletiyle yapılan savaşları,yenilgilerini zaferlerini ayrıntılı bir şekilde inceleyerek çok detaylı bilgiler vermiştir.

SAFEVİ DEVLETİ BÜYÜK BİR TÜRK DEVLETİYDİ
Geçmişten bugüne on altı Türk devletini sayıp yıldızlarla Cumhurbaşkanlığı forsuna yerleştiren Türkiye Cumhuriyeti devleti yöneticileri, kurucusunun tamamının Türk oğlu Türk olduğu ,Şah İsmail’in devletini neden Türk devletinden saymazlar? Şah İsmail ve Anadolu Alevi Türkmen yiğitlerinin alın teri ve kanlarıyla kurulmuş olan Safevi Devletini tarih de ki kurulmuş Türk devletleri arasına koymak kime ne zarar verebilir. Safevi Devleti Türk Devleti sayılmadığı sürece tarihin açık bir gerçeği her zaman inkar edilmiş olur. Bu inkarcılık da Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyete hiçbir zaman yakışmayacaktır.

Türkiye Cumhuriyetini yönetenler ve aydın bilim adamları Alevi-Türkmen katliamlarına onay veren Ebusuud gibi tarihin gördüğü en gerici en karanlık en acımasız şahsiyetiyle aynı kefeye düşmekten mutlaka kurtulmalıdırlar. Safevi Devleti kuruluş tarihi üzerine çok önemli bir kılavuz niteliğindeki araştırma kitabı yayınlayan büyük tarihçilerimizden Prof.Faruk Sümer kitabında, Şah İsmail’in ordusunun en son Akkoyunlu Hükümdarı Elvend’in yenip başkent Tebriz’i ele geçirerek devletini ilan etmesini değerlendirirken Safevi Devletini kuran yirmiye yakın boyları tek tek sayarak “ …Görülüyor ki bunlardan ancak son üçü Anadolulu değil idi. Bunlardan da Karamanlu Bayram Beğ Erzincan’dan dönülürken bir kısım Zu’l-kadr ve Tekelü askerine kumanda ediyordu. Hadim Beğ’den sonra Talişler’den emirler görülmemesi ,Hadim Beğ’in devletin kuruluşuna kendi kavimin den pek az kimse ile katıldığını ifade eden diğer bir delildir. Karamanlu ve Kaçarlar içinde aynı şeyi söyleyebiliriz” diye yazmaktadır. Yani “Anadolu’lu olamayan” diye tanımladığı boylarında da Kafkaslar’da yerleşik Oğuz Boylarından Karakoyunlu yadigarı Terekemeler olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Yine Faruk Sümer “ Şeyh Cüneyd’den beri gösterilen gayretler ve yapılan fedakarlıklar semeresini vermiş ,tahakkuku imkansız ,bir hayal gibi görünen gayeye ulaşılmıştı. Anadolu’lu Kızılbaş Türkler olmasa değil Safevi devletinin kuruluşu,Erdebil şeyhlerinin siyasi gayeler taşımaları bile düşünülemezdi. Hatta kaynaklardan açıkça anlaşıldığı gibi ,onlar yani Anadolu Türkleri veya onların bir kısmı aşırı dini inançlarını şeyh ve şahlara kabul ettirmeye çalışmışlardır.” ( F.Sümer a.g.e-say 21-22) .
Değerli bilim adamı Prof.Faruk Sümer “ Safevi devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türkmenlerinin Rolü “ adlı kitabının bitiminde ki “ SONUÇLAR “ bölümünde “ …Araştırmalarımızda elde edilen neticeler, kitabımızın muhtelif yerlerinde ifade edilmişti. Burada da neticeleri en kısa bir şekilde tekrar etmek faydasız olmayacaktır:
1 -Gerek müelliflerin sarih ifadeleri,gerek oymakların coğrafi menşelerinin tespiti, Safevi Devleti’nin Anadolu’lu göçebe ve köylü Türkler tarafından kurulduğunu pek açık bir şekilde meydana koymaktadır. Bu Anadolulu kurucu unsur Şeyh Cüneyd tarafından hazırlanmış ve oğlu Şeyh haydar tarafından da daha köklü bir şekilde teşkilatlandırılmıştır. İsmail ise Anadolu’ya gelip bu unsurların başına geçerek Safevi Devletini kurmuştur.
2- Safevi devleti kurulduktan sonra da uzun bir zaman ,bilhassa insan gücü bakımından ,Anadolu’dan beslenmiştir. Devletin gelişmesi münhasıran bu unsur sayesinde mümkün olmuştur.
3- Safevi Devletini kuran Anadolu’lu Kızılbaş Türkler tamamiyle yeni unsurdur….
4.- Devletin kuruluşu esnasında ,Anadolu Türk unsurunun dini anlayışının hakim bulunduğu görülür.
5- Devleti kuran ve devam ettiren Türk unsuru İran’ın Fars halkı (Tat) ile karışıp kaynaşmayarak varlığını zamanımıza kadar devam ettirmiştir… Başta devletin kurucusu Şah İsmail olmak üzere Türkçe şiir yazanların sayısı az olmadığı gibi… Çağatay edebiyatını pek yakından takip etmişler ve edebi sahaya ait eserler vücuda getirmişlerdir.
6- Safevi –Kızılbaş Türkleri anayurtları Anadolu ile her türlü münasebetlerini sürdürmüşlerdir. …Gerdeli Köroğlu’nu destanı İran’a girerek bu ülkenin her tarafındaki Türkler’in milli destanı olmuştur. Buna karşılık İran Türkleri’ne ait Kerem ile Aslı,Arzu ile Kanber,Aşık garip gibi bir çok halk romanları Türkiye’nin de milli destanları olmuştur…. Bu sebeple Oğuz( Türkmen) Eli ‘nin üç topluluğu (Anadolu,Azerbaycan-İran,Türkmenistan) arasındaki müşterek kültürün devamı dikkate değer ,gerçekten pek mühim bir hadisedir.
7- Safevi Devleti umumiyetle askeri ve mülki teşkilat bakımından selefi Ak-Koyunlu Devleti’ninkine dayamaktadır. Bununla beraber devlet teşkilatında bir çok müesese Çağataylar’ınkinden ve hatta Özbek’lerinkinden alınmıştır.” ( F.Sümer a.g.e .say 201 203)
Şah İsmail ve Safevi devletini ortaya çıkaran tarihi şartları ekonomik,siyasi,kültürel ve dini açıdan ayrıntılı olarak ele almak gerekir. Bu uzun bir çalışma ile oldukça geniş bir yazıyı gerektirir. Onu da ikinci bölümde ayrıntılı olarak ele alacağız. Yazının son bölümünde sadece Türk kültürü ve dili açısından kısa değerlendirmeler yapmayı uygun bulduk.
Türk siyasi milli kültür tarihimizin önderlerinden Ziya Gökalp “Türkçülüğün Esasları “ kitabında ; “…Mesela Fuzuli,bütün Oğuz boyları içinde okunan bir Oğuz şairi idi. Korkut Ata Kitabı Oğuzların resmi Oğuznamesi olduğu gibi,Şah İsmail,Aşık Kerem ,Köroğlu kitapları gibi halk eserleri bütün Oğuz iline yayılmıştır… Şah İsmail, Aşık Garip,Aşık Kerem,Köroğlu kitapları…Türk halkının samimi eserleridir. Tekkeler de birer halk mabedi olduğu için buralarda doğan ilahilerle nefeslerde Halk edebiyatının ,dolayısıyla Türk edebiyatına dahildir. Yunus Emre ve Kaygusuz Abdal ile Bektaşi şairleri bu zümreye dahildir…Edebiyatımız bu modellerden ne kadar çok feyz alırsa ,o kadar millileştirilmiş olur…. Yalnız memleketimize mahsus olan bu garip vaziyetin sebebi nedir?Niçin bu ülkede yaşayan bu iki tip,Türk tipi ile Osmanlı tipi birbirine bu kadar zıttır? Niçin Türk tipinin her şeyi güzel,Osmanlı tipinin her şeyi çirkindir?Çünkü Osmanlı tipi Türk kültürüne ve hayatına zararlı olan emperyalizm sahasına atıldı,kozmopolit oldu….İdare eden bütün kozmopolitler Osmanlı sınıfını, idare olunan Türkler de Türk sınıfını teşkil ediyorlardı. Osmanlı Türk’e devamlı “Eşek Türk “derdi onu hep aşağılardı. Türkler arasında Kızılbaşlığın meydana çıkışı bile ,bu ayrılıkla izah olunabilir. “ (a.g.e:say_ 26,34,38, 143)
Alevi ve Türk kültürünün aydınlanmasında büyük emekler vermiş olan Nejat Birdoğan “Alevi Kaynakları – 2” kitabında Azeri yazar Mirza Abbaslı’nın önemli bir makalesini yayınlamıştır. Abbaslı makalesinde “…O Hazret ,ozanlarla iyi ilişkiler içinde olup söz ustalarının eğitimine büyük yardımlarda bulunurdu..(ülkesindeki ozanlara ve şairlere devletin hazinesinde maaş bağlatmıştır. Ozanlara dildeki Arapça ve Farsça kelimelerin ayıklanmasını tembihlermiş). Şah İsmail anadiliyle olan yazının bir kesim görkemli ustalarını her yönden koruyup yetiştirdiği gibi,il şairlerine ve ozanlara da özen göstermiş,onlara ,kaygıya düşmemeleri için her türlü olanağı yaratmıştır.Bunun sonucunda ozan-aşık yazınında her türlü yükseliş ve geçmiş yazınla oranlanmayacak kadar yeni bir aşama başlamıştır….Yitip gitmek tehlikesinde olan destanlar ,yeniden ele alınıp süslenir ve yeni yeni destanlar için de yaratılma dönemi başlar. Kesinlikle diyebiliriz ki 15-16 yüzyıldan bugüne değin anadili yazınımız,hem yazılı ,hem de ozan-aşık biçemli alanlarda güzel sanat yaratıcılığı,düşünce ve söyleme yeteneği ile Şah İsmail kadar güçlü etki gösteren birisini çıkaramamıştır.” ( say-88-100).
Beş yüz yıl öncesinde yazılıp söylenen,bugün her kelimesini hiç zorlanmadan anlayabildiğimiz,duru ve berrak bir Türkçe ile dünyanın en güzel şiirlerini,nefeslerini yazmış o büyük Türk ulusunu yok sayan gözler kör olsun.Şah İsmail gibi büyük bir Türk şairi ve düşünce adamını ne kadar anlatsak da azdır.1488 yılında doğup 1524 yılında otuz altı yaşında ,hayatının baharında gencecik yaşta ölen bu büyük Türk devlet adamını saygıyla anıyoruz.Yazımızı kısacık hayatında yaşamış olduğu büyük başarılar sevinçlerle birlikte çok zor günler ve acılar görmüş, Türk dünyasına ölmez eserler bırakmış Şah İsmail’den birkaç nefes yazarak bitirelim.

1- Karşıki karlıca dağı gördün mü?
Yoldurmuş eyyamın,eriyip gider.
Akan sularından ibret aldın mı ?
Yüzünü yerlere sürüyüp gider.

Sıra sıra gelen ol ulu kuşlar,
Sırlı olur,yakmaz onu güneşler.
Evvel ezel meyve veren ağaçlar,
Onlarda kalmayıp çürüyüp gider.

Derin olur bizim derya boylanmaz,
Binbir kelam desem biri anlamaz.
Kişi ikrarsız yulara bağlanmaz,
Yuları boynunda yürüyüp gider….

………………………………………..

2- Şu dünyanın ötesine ,
Vardım diyen yalan söyler.
Baştan başa sefasını ,
Sürdüm diyen yalan söyler.

Avcılar avlarlar bazı,
Hakka eylerler niyazı.
Daim beş vakit namazı,
Kıldım diyen yalan söyler.

Şah Hataim der;varılmaz,
Varılsa da kalınmaz.
Rehbersiz yollar bulunmaz
Buldum diyen yalan söyler.
…………………………………………..

3- Yürü sufi,yürü yolundan azma,
Elin gıybetine kuyular kazma,
Yorulma beyhude ,boşuna gezme
Yanında mürşidin var olmayınca…

Varıp bir kötüye sen olma nöker,
Çarkına değer de dolunu döker,
Ne Allah’tan korkar,ne hicap çeker,
Bir kötüde namus ar olmayınca..

Şah Hataim ,edem bu sırrı beyan,
Kamil midir cahil sözüne uyan ?
Bir baştan ağlamak ömredir ziyan,
İki baştan muhip ,yar olmayınca.

Zeynel Coşar – İzmir
08-06-2010

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s